28 Aralık 2013 Cumartesi

Dalgalar bir tatil köyünü böyle yuttu!


Dalgalar bir tatil köyünü böyle yuttu!

Bu fotoğraflar geçtiğimiz Pazar sabahı Tayland'ın gözde tatil mekânı Puket'teki Chedi Tatil Köyü'nde çekildi. Görüntüler tsunaminin boyutlarını gözler önüne seriyor.





En üstteki fotoğrafta tatil köyü personeli plajı ve tesisi yeni bir güne hazırlarken denizdeki ilk değişim fark ediliyor. Bu gelen, uzmanların "centilmen dalga" dedikleri, tsunami öncüsü.



İkinci fotoğrafta ikinci ve asıl tsunami dalgasının plajı aşarak tesisin bahçesine doluşu, üçüncü fotoğrafta ise gelen üçüncü dalganın restoranı basışı görülüyor. 


Son fotoğrafta, taşan denizin sel olup her şeyi nasıl yuttuğu açıkça görülüyor.




Haber ve Görüntü: AFP
http://H A B E R 3 - Türkiye'nin Haber Sitesi.htm


Tsunami bir adayı ikiye bölüyor


Tüm dünyayı etkileyen Güney Asya'daki felaketle ilgili yeni fotoğraflar gelmeye devam ediyor. Hindistan'da uydudan çekilen fotoğrafta tsunami bir adayı ikiye bölüyor...




Güney Asya'da meydana gelen 9 büyüklüğündeki deprem ve ardından oluşan tsunami, toplam 160 bine yakın insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.

25 Aralık 2013 Çarşamba

4 kıtanın ele geçmeyen yaratıkları




1920 lerde Sovyetler Birliği Yakutlar bölgesinde köylüler üzüm topluyorlardı. Birden bağı içinden İnsan- hayvan karışımı bir yaratık gördüler. Onu yakalamak istediler. Fakat elerlinden kaçırdılar. Sonradan bu olay üzerine hazırlanan raporda köylülerden biri şöyle diyordu:

“O da bizim gibi küçük üzümlerden topluyordu. Bunları iki eliyle ağzına tıkıyordu. Bizi görünce ayağa kalktı ve boyu tam olarak görüldü. Çok uzun ve inceydi. Ayakları çıplaktı. Üzerindeki deri sanki bir geyik derisiydi. Uzun kolları, fırça gibi taranmış saçları vardı. Yüzü aşağı yukarı bir insanınki kadardı. Gözlerinin üzerindeki küçük alnı öne doğru çıktı. Çenesi bir insanınkinden daha büyük ve genişti. Biraz uzun olması dışında insana çok benziyordu. Çok hızlı koşuyordu. Her üç adımda bir sıçrıyordu…”

Başka yerlerde de benzer olayların görünmesi üzerine Sovyet yetkili makamları, bu yaratıklara Çuçuna adını taktılar. Çuçuna Rusçada kimsesiz demektir.

Kulübenin kapısını açıp kaçan çuçuna
İkinci dünya savaşından sonra Sovyetler birliğindeki ilk çuçuna olayı 1946 yılında Muhammed Tomakov’un başından geçti. Tomakov geçmişte büyük bir çiftliğin müdürüydü. Avlanmaya çıktığı bir gün, insana benzeyen çok acayip küçük bir yaratığa rastladı. Yaratık kıllarla kaplıydı. Koşarken dört ayağı üzerinde koşuyor ama durduğunda arka ayakları üzerinde kalkıyordu. Tomakov onu kıskıvrak yakaladı. Bir dağ kulübesine kapadı. İp bulmak üzere çiftliğe döndü. Kulübeye tekrar döndüğünde kapı açıktı ve yaratık yoktu..

Dr.jenna Kofman’ın araştırması

Sovyetler Birliğinde acayip yaratıklarla ilgili olayların arakası kesilmedi. Hayvan bilimcisi Dr.jenna Kofman 1955 yılında Kafkas dağlarında bir araştırma gezisi yaptı. Dört bine Yakın kişiyle görüştü. Özellikle dağlık ve ormanlık bölgelerde çok sayıda çuçunanın yaşadığını tespit etti.

Kırmızı gözlü yaratıklar

1960 yılında yine Sovyetler Birliğinde Obi Nehri yakınlarında avlanan Sibiryalı br avcının başından çok ilginç bir olay geçti.
Bir av dönüşü hava iyice kararmış köpekler aniden hırlamaya başladılar. Bu çok yakında bir tehlikenin olduğunun işaretiydi. Sibiryalı avcı derhal tüfeğine sarıldı. Feneriyle etrafı taradı. Ağaçların arasında koyu renk kıllarla kaplı vahşi adamlar gördü. Bunların kolları uzundu ve en önemlisi gözlerinin rengi koyu kırmızıydı. Bir an tereddüt etikten sonra hepsi birden ormanın içine kaçtılar.

Pamir dağlarında 34 cm lik ayak izi

Sovyetler Birliğinin güney sınırlarındaki Pamir Dağları insan hayvan karışımı yaratıkların görüldüğü yerlerden biridir. Bu dağlar Himalayaların kuzeydoğu uzantısıdır. 1979 yılında bir Sovyet gezgin gurubu, burada 34 cm uzunluğunda ayak izleri buldu. İzlerin parmak kısmındaki genişliği ise 16,5 cm idi. Konuyu inceleyen uzmanlar hiç bir hayvanın bu büyüklükte bir ayağa sahip olmadığını söylediler. Bu izlerin de gizemi çözülemedi.

Çindeki Yetiler

İnsan hayvan karışımı yaratıkların en çok görüldükleri yerlerden biride Çin’dir. Orada bu yaratıklara yeti denir.
Çin de çok sayı da yeti olduğu biliniyor olmasına rağmen, kayıtlara giren olay sayısı azdır. Çünkü Çin yetkili makamları, uzun yıllar yeti olaylarına ilgisiz kaldılar. Ta ki Şansi Eyaleti komün Başkanı; Pang Genşeng’in başından böyle bir olay geçene kadar.

Pang Genşeng, 1977 Haziranında Taibei Dağlarında odun kesiyordu. Birden kıllı bir adam gördü. Sonrada olayı şöyle anlattı.

“ Yaratık iyice yanıma geldi.  Çok korktum. Sırtımı bir kayaya vererek geriye doğru çekilmeye başladım. Kıllı adam 2,5 metre kadar yakınıma geldi. Bir an durduktan sonra l metre daha yaklaştı. Baltamı kaldırdım eğer biraz daha yaklaşırsa üzerine saldıracaktım. Uzun bir süre birbirimize baktık. Sonra yerden bir taş aldım yaratığa fırlattım. Göğsüne çarptı. Birkaç kere bağırdı. Sol eliyle taşın çarptığı yeri ovuşturdu. Bana bakarak ağır ağır uzaklaştı. B süre bir ağaca yaslandı. Arından orman içine girerek kayboldu.
Boyu yaklaşık 2,10 m’ydi. Eğik bir alnı, çukura kaça Siyah gözleri vardı, çenesi çıkıntılı ön dişleri ise çok büyüktü. Koyu kahverengi uzun saçları omuzlarına düşmüştü. Vücudu ve yüzü kıllarla kaplıydı. Elleri dizlerine kadar uzanıyordu…”
Çin Bilimler Akademisi, Pang Genşeng’in başından geçen olayı araştırdı. Fakat kıllı damın sırrını çözemedi.

Japonların hipagonu

1970 yılında Japonya’da Hiroşima yakınlarında hiba Dağında inanılmaz bir olay oldu. Bu bölgede yaşayan Japon köylüleri daha önceden hiç görmedikleri bir yaratık gördüler. İnsan hayvan karışımı olan bu yaratığa hipagon –Hiba yaratığı- adını verdiler.

Dünyanın nüfusu en sık ülkelerinden olan Japonya’nın insan ayağı basmamış yeri hemen hemen hiç yoktu. Hipagonlar nereden gelmişlerdi. Eğer daha önce varidiyseler şimdiye kadar nasıl saklanışlardı?
Japonya’da bir başka olayda çiftçi Albert Kubo’nun başından geçti. Kubo 1974 yılında bir gün pirinç tarlasında gübreleme yapıyordu. Birden 1,5 metre boyunda kocaman gözlü v pis kokulu bir yaratık gördü. Kubo olayı şöyle anlattı.

“taş kesilmiştim. Beni asıl etkileyen kokuydu. Sanki bu yaratık bir pislik çukurunda yıkanmıştı. Yada üzerine inek gübresi sürmüştü. Kokudan bayılacak hale geldim. Kendimi toplar toplamaz eve doğru koştum. Bir daha dönüp arkama bakmadım…”


Avustralya’nın ormanlarında


Avustralya kıtası uçsuz bucaksız ormanlarıyla dünyada insan- Hayvan karışımı yaratıkların en çok rastlanıldığı ülke olarak bilinir. Fakat bunu kanıtlamak çok zor çünkü burada henüz insanların girmediği binlerce kilometrekarelik ormanlar vardır.


Avustralya yerlileri bu bölgedeki yaratıklara Yowl adını taktılar. 18.yy sonundan beri, özellikle yeni
Güney Galler’de ve Queenslan da yeni kurulan yerleşim merkezleri yakınlarında birçok yowli görüldü.

Kayıtlara geçen ilk olayın tarihi 3 Ekim 1894 tür. Bu tarihte yeni Güney Galler de  Snowball’de yaşayan johnnie adında bir çocuk, evinden postahaneye gidiyordu. Karşısına uzun kıllarla kaplı bir yaratık çıktı. Küçük johnnie çok şaşırdı. Bütün gücüyle açık araziye doğru koşmaya başladı. Koşarken ayağını bir kütüğe çarptı ve yere düştü. Korkuyla yaratığın durduğu yere baktı. Onun hala orada olduğunu fark etti. Yaratığın boyu 1,80 m kadardı ve oldukça yapılıydı. Johnnie kendini toplar toplamaz ayağa kalktı ve kaçmaya devam etti.

1903 yılında bir yılında bir yowi olayı.

1903 yılında yine Yeni Güney Galler’de Brindabella bölgesinde kamp yapan iki kardeşin başından garip bir yowi olayı geçti. Joseph ve William Web kardeşler bir sabah çevreyi incelemek için bir  gezi düzenlediler. Birden gırtlaktan gelen derin bir böğürme sesi ve baka gürültüler duydular. Etrafta bir olay olduğunu anladılar. Daha sonra Joseph Webb olayı şöyle anlattı:
“.. Çalıların arasında bir şeyler olduğu belliydi. Önce dik yürüyen bir yaratığın kıllarla kaplı kafasını ve omuzlarını gördük. Kafası sanki omuzlarının arasına sıkışmıştı. Alçak çalıların arasına geçti.
Ona Kimsin? Konuş yoksa ateş edeceğiz diye bağırdık. Ağzından anlaşılır bir söz çıkmadı. Gırtlaktan gelen böğürmeler işittik. Üzerine doğru biri iki el ateş ettik. Yaratığın isabet alıp almadığını anlayamadık. Silah sesini duyduğu kesindi. Çünkü derhal arkasını döndü ve kaçtı. Beklide ona kurşun işlemiyordu…”

Bilinmeyen cilt l

23 Aralık 2013 Pazartesi

Nişantaşı’ndaki binalarda gizli işaretler


Gül ve Haç Örgütü’nün İstanbul'daki bazı binalarda gizli işaretleri var.. 30 Eylül 2010 / 13:17 16. Yüzyılda Katoliklerin baskısından bunalan Protestanlar yeraltına indi ve İstanbul’u merkez seçerek “Gül ve Haç” örgütünü kurdular. İstanbul’da birçok tarihi binanın cephesinin gizli bir yerinde Gül ve Haç işareti vardır. Bu, “Biz burada oturuyoruz” ya da “oturduk” anlamına geliyor.. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina..

Arda Uskan, Takvim gazetesi için sordu, Aytunç Altındal yanıtladı:

İstanbul'un en büyük gizemleri arasında ünlü gizli örgüt Gül ve Haç Kardeşliği de var. İstersen biraz bu konuya yelken açalım...

Gül ve Haç'ın ortaya çıkması 16. Yüzyıla denk geliyor. Parecelsus adlı birinin öğretilerinden yola çıkılıyor. Simya ilminin en önemli isimlerinden biri bu adam.

Bütün Avrupa'yı dolaşan bir gezgin. 1521 yılında İstanbul'a gelip uzun bir süre kalmış. Onun öğretileri Gül ve Haç'ın doğmasına yol açıyor. Yüzyıllardır olageldiği gibi onlar da Katolik kilisesinin korkusundan yer altındalar! Protestanlar ile Katolikler arasındaki savaşın gizli örgütü bu. Tabii bunlar Protestan.

Katolik kilisesi neden kıllanıyor? Pek çok nedenden...

Bak, Parecelsus şu sözleri söylüyor ve tarih16. Yüzyıl. Diyor ki, "İnsanoğlu, doğal ebeveynlerine sahip olmadan doğurabilir.

Özel bilgiye sahip bir Alşimist'in (simyacı) marifeti aracılığıyla böylesi yaratıklar dişi organizmalarda geliştirilmeden ve doğmadan ortaya çıkabilirler!"

Adam resmen tüp bebeği tarif etmiş...

Yaaa... Kıllanmaz mı Katolik kilisesi? Modern ekonominin temel taşlarını yaratan düşünceleri de ortaya atmış bu adam. Şöyle diyor, "İnsan tanrının kendisine verdiğini çalışarak öğrenebilir.

Tembel zenginlerin malları elinden alınarak onları çalışmaya zorlansın!" Tabii bu fikirler kilisenin hiç hoşuna gitmiyor.

Onun öğretilerini benimseyen Gül ve Haç örgütü de yer altına sığınıyor anlaşılan. Bir de şu konuya bir açıklık getirelim, insanların kafası karışmasın. Mason'luk ile Gül ve Haç kardeşliği içi içe geçmiş iki örgüt gibi görünüyor. Önce hangisi var?

Gül ve Haç 1550'de ortaya çıkıyor. Masonluk ise 1717'de. Ayrıca Gül ve Haç'ın başkentinin İstanbul'da olduğu kabul ediliyor. Bunu İtalyan bilim adamları ve araştırmacılar ortaya çıkarmışlar. Prof İo Calvo kitabında anlatıyor. 'Gül ve Haç örgütünün başkenti İstanbul' diyor adam.

Yıl; 1910. Malum yakında savaş çıkacak. 'Biz İstanbul'daki merkezi İtalya'ya oradan da Amerika'ya geçirelim' diyorlar. 1912'de İstanbul'dan büyük bir parti belge ve bilgi götürülüyor. İtalya'nın Milano ve Bari şehirlerine. Oradan da Amerika'ya taşıyorlar ellerindeki bütün gizli belgeleri.

1917'ye kadar burası başkent ama 1914'den itibaren sadece merkez olarak kullanılıyor. Belgelerin hepsi gitmiş durumda.

İstanbul'un Gül ve Haç'ın başkenti olmasının elle tutulur delilleri var mı?


Olmaz mı? 1910-1930 tarihleri arasında İstanbul'da yapılan birçok binanın dış cephelerinin gizli bir yerinde mutlaka bir işaret vardır. Bunlar Mason da olabilir, Gül ve Haç da. "Biz burada oturuyoruz", ya da "oturduk" anlamına geliyor o işaretler. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina...

Onları biliyorum. Biri İzmir Palas, diğeri karşısındaki meslek lisesi binası...

Evet. O okul öncesinde konaktı. Kont Bernardini konağı. Teşvikiye otobüs durağının arasındaki büyük yapı. Oraya gidip bakarsanız en üst katta yuvarlak büyük pencereler görürsünüz.

Onlara 'rose window' denir, yani gül penceresi.

Bernardini de Gül ve Haç'ın son üstatlarından biri. Ve bu binanın tam karşısındaki binanın tam tepesinde bir mabet vardır. En üstteki iki katın pencereleri ile alttaki katın pencereleri farklıdır. En üstteki pencereler, Gül ve Haç için de, masonlar için de çok önemli olan ışık ve aydınlık anlamına gelen 'Nur' pencereleridir. Kandil penceresidir yani.

Biçimine dikkatle bakarsanız, mum ışığı şeklindedir. O zamanlarda bunları bilmeyen tabii anlamıyordu ama bilen birisi bakıp gördüğü zaman "bizden birilerinin bulunduğu" yer diyordu.

Mutlaka Teşvikiye'den başka yerlerde de vardır!

Var tabii. Bu insanlar bu binalarda1930'lara kadar kalıyorlar. Ama daha öncesinde Gül ve Haç'ın Galata'da bir yeri var. Teşvikiye'deki yerde üstatlar toplanıyor, Galata'daki yerler ise arşiv binaları. Yoksulların bakıldığı yerler var mesela buralarda. Kont Bernarditi 1877'den itibaren bu konakta Gül ve Haç'ın en büyük üstadı olarak yaşıyor. İstanbul dünya başkenti olduğu için...

O konak deyim yerindeyse Gül ve Haç'ın Beyaz Sarayı oluyor...

Bravo... Evet White House diyebiliriz. O dönemde Protestan Avrupalılar var İstanbul'da. Anglikan kilisesinin Protestan kanadına mensup olan Alman, İngiliz ve İsveçliler mesela. Bunların İstanbul'da aldığı çok önemli kararlar var. Bunların başında da, 'Rusya'daki Yahudilerin, Filistin'e göç ettirilmesi projesi' bulunuyor. Bu proje ilk defa 1824 yılında Rus masonları tarafında hazırlanmış.

Daha İsrail'in 'İ'si yokken...

Hiç bir şey yok ortada. Sadece Yahudilerden kurtulmak istiyorlar. 'Osmanlı'ya ait olan Filistin topraklarına göndermek çok başarılı bir siyasi hareket olur' inancındalar. Hatta siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, "Bizim aklımızda böyle bir şey yoktu, ben Yahudilere, Arjantin'de pampalarda boş bir alanda yer ayrılmasını istiyordum" diyor. Anlayacağın Filistin'e göndererek adamların başını zorla belaya sokmuşlar.

Gül ve Haç'ın İsveçli, Danimarkalı üyeleri hep buradaydı diyorsun o yıllar...

Danimarkalılar özellikle. Bu arada o döneme ait, günümüze kadar gelen bir sözcük vardır; 'Daniska' deriz. 1910'lu yıllarda İstanbul'da yaşayan çok fazla sayıda Rus ve Danimarkalı var. Sözcük Danska'dan geliyor. Danimarkalı demek.

O zaman Danimarkalı kadınlar var, bugün nasıl Nataşa diyorsak Rus kadınlarına, o dönemde de en mahir kadınlar Danimarkalı hanımlar kabul ediliyor!

Gül ve Haç'ın, başkent olarak İstanbul'u seçmesinin nedeni ne?

Yaptıkları araştırmalara göre İstanbul şehrinin üzerinde, gökyüzünde kesişen enerji akımları var. Bunlara radyo akımları deniyor. Dünyanın etrafındaki bu radyo dalgalarıyla 'insan temas kurabilirse bilincin çok yükseğe çıktığına' inanıyorlar.

Dünyada böyle yedi bölge var ve bunlardan biri İstanbul'da. Burada yapılan törenlerde amaç, dünyanın etrafındaki görünmeyen ama kaplayan o enerji dalgalarıyla bütünleşmeyi sağlayabilmek.

1919'dan itibaren aslen Gürcü olan Gurdgieff diye bir adam yönetiyor İstanbul'daki Gül ve Haç'ı. Rusya'dan kaçıp gelmiş, Stalin ile aynı köyden.

Gurdgieff önce Kars'a sonra İstanbul'a geliyor. Bu adam İslami Rufai ve Hurufi tarikatları tarafından yetiştirilmiş bir adam. Bu iki tarikat, İslam'daki okült tarikatları. Gurdgieff, tarikatın öğretilerini en iyi bilen adam.

Gurdgieff efendi nereyi mesken tutuyor?

Taksim Sıraselviler'de bir yer tutuyor kendine ve orada müritler ediniyor. Ortodoks asıllı tarikat şeyhi oluyor. Bunlar Gül ve Haç'ın buradaki temsilcileri oluyorlar. Sonra Paris'e gidiyorlar ve Fontain Bleu diye bir enstitü kuruyorlar. Bu enstitü bugün de var, Gurgdieff ismiyle. Bugün ruhsal terapi ile uğraşan çok ünlü bir sağlık merkezi.

Burada ilişkisi olduğu Türkler yok mu?

Olmaz mı? Bir tanesi çok ilginçtir. Dr. Rıza Nur diye, aslında hayli ilginç bir adamdı. Hatıratı da yayınlanmıştı. Rıza bey aynı zamanda Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa ile birlikte Türkiye'yi temsil eden heyetin ikinci başkanı. Ve Bu Gurdgieff ile de bağlantılı. Fikri bir yakınlıkları var. Rıza Nur ve Gurdgieff'in hayatını inceleyen bizim bir hocamız vardı. Cavit Orhan Tütengil...

Suikasta kurban gitti sonra.

Tabii. Dinle... Tütengil, Cumhuriyet gazetesinde Gurdgieff ve Rıza Nur bağlantısı diye bir yazı yazdı ve bir süre sonra da öldürüldü. Cavit hocanın solculukla- sağcılıkla fazla ilgisi yoktu. Atatürkçü bir adamdı.

Sen öldürülmesini buraya mı bağlıyorsun?

Hayır bağlamıyorum. Ben sadece olayları anlatıyorum, kim ne isterse o sonucu çıkarsın.

Ben nasıl bir sonuç çıkartmalıyım?

Cavit hoca İngiltere'de Rıza Nur ile ilgili bazı belgeleri incelerken, Gurdgieff ile bağlantısını bulmuş. Rıza Nur dengesiz, deli bir adam olarak biliniyor. Mesela hatıralarında diyor ki, "Benim karım bir fahişedir, beni defalarca aldatmıştır, sahtekar aşağılık bir kadındır, maalesef ben buna düştüm!" Bunları diyebilen bir adam. Ama dengesiz olduğu için bazen ak derken kara da diyebiliyor. Ayrıca Gurdgieff'in öğretileri de ruhsal dengeyi bozabilecek öğretiler. Son derece karmaşık, kafayı karıştıran şeyler. Tütengil tesadüfen rastlıyor bu işe ve o yazıyı yazıyor.

Bir Atatürk sevdalısı: Cavit Orhan Tütengil

Bilim adamı, eğitimci, yazar. Tarsus'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve İktisat fakültelerini bitirdi.

1944-1953 arasında öğretmenlik yaptı. Arkadaşları ile Değirmen ve Çizgi adlı dergileri çıkardı. 1960'ta doçent oldu. Rıza Nur'un elyazması kitaplarını ve Ziya Gökalp'in Londra'da yayınlanan 'ilk' yazısını bularak kamuoyuna tanıttı. 1970'te profesörlüğe yükseldi. 7 Aralık 1979'da silahlı saldırıya uğrayarak yaşamını yitirdi. Hayatı boyunca insanlara, batılılaşmanın ideolojik boyutu olarak Atatürkçülüğü önerdi.

Yakın tarihten ilginç bir kişilik: Dr. Rıza Nur

TBMM'de iki dönem Sinop milletvekili olarak yer aldı. Atatürk'ün Lozan'a yolladığı devlet adamlarından biridir. Eğitim Bakanlığı yaptı. 1920'de Sovyetler Birliği ile dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere gönderilen heyete delege olarak katıldı. Çiçerin ve Stalin'le görüştü. Hükümet adına Moskova anlaşmasını Ali Fuat'la birlikte imzaladı. Sakarya savaşına doktor olarak fiilen katıldı. 14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazdı. 'İzmir suikastine karışanların idam edilmeleri ve bunların kendisi gibi muhalif olması sebebiyle' yurdu terk etti. Paris'e yerleşti.. Atatürk'ün vefatından sonra Türkiye'ye dönen Rıza Nur, 8 Eylül 1942 yılında ölene kadar Taksim'de bir evde yaşadı.
www.haber3.com dan alınmıştır

Kaçmak ya da kaçmamak işte bütün mesele



Dünyanın yaşayan en büyük fizikçisi sayılan Stephen Hawking, “Big Think” adlı web sitesine, “Bu dünyadan kaçmazsak, sonumuz pek hayırlı değil” mesajı verdi. Hawking’e göre, doğal kaynakları hızla tüketen insanoğlunun tek çaresi, ilk fırsatta uzaya yayılmak.

DÜNYA son günlerde çeşitli felaketlerle boğuşurken, yaşayan en büyük fizikçi olarak kabul edilen Stephen Hawking, uzaya yayılmadığı takdirde insan neslinin yok olacağını söyledi. “Big Think” adlı web sitesine konuşan Hawking, şunları söyledi:

‘Genlerimiz saldırgan’

“Tarihimizde giderek artan şekilde tehlikeli bir döneme giriyoruz. 1963’teki Küba füze krizi gibi, yok olmamızın an meselesi olduğu zamanlar geçmişte oldu. Bu tür olaylar gelecekte daha sık olacak. Çünkü dünyanın sağladığı doğal kaynakları hızla tüketiyoruz. Genetik kodlarımız bencil ve saldırgan içgüdüleri taşıyor. Uzun vadede var olmak için tek şansımız uzaya yayılmak.”

İyi de, nasıl?

Bilim insanlarına göre, şu anki bilgi ve teknoloiyle, kimyasal yakıtlarla çalışan roketler kullanarak en yakın yıldıza gitmek bile 50 bin yıllık bir zaman alıyor. İnsanın yaşam süresi içinde uzayda yol alabilmesi için ışık hızı ile hareket etmesini ve yolculuk sırasında kozmik radyasyondan korunmasını sağlayacak teknolojiyi elde etmesi gerekiyor.

KİMDİR

EVRENİN temel prensipleri üzerine çalışan Stephen Hawking, 1663 yılında ilk olarak Isaac Barrow sonra da 1669’da tarihin en büyük matematikçisi sayılan Sir Isaac Newton’a verilen Lucasian profesörü oldu.

Hawking, Roger Penrose ile birlikte, Albert Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang’le %Büyük Patlama’ başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı’nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu.

Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/15513141.asp?gid=373 alınmıştır

22 Aralık 2013 Pazar

Dünyanın en karanlık olayı !


11 Eylül saldırılarının altında yatan gerçekler bir türlü gün yüzüne çıkmıyor..
11/9'un "Dünyanın en karanlık olayı" olarak tarihe geçeceği kesin. Ve önümüzdeki on yıllarda da aydınlatılacağı konusunda hem Amerikan halkında hem de dünyanın diğer milletlerinde ciddi şüpheler var!

Çünkü 11/9 üzerinden tam altı yıl geçmiş olmasına rağmen ikiz kulelerin iki uçağın kulelere çarpması ile mi yıkıldığı yoksa devrede başka planların mı olduğu konusunda ciddi şüpheler var. Her türlü şüpheye rağmen, 11 Eylül ikiz kulelere saldırı olayı dünyayı ve konsepti değiştirmiş durumda.
Amerika bu saldırılardan sonra takındığı tavırla bütün dünyayı uluslararası terör paranoyasına soktu. Amerika Birleşik Devletleri her iki kulenin yıkılışını bahane ederek iki Müslüman ülkeyi işgal etti. Her kuleye karşılık bir ülke...

Totalde bakıldığında oldukça kârlı bir alışveriş! Fakat ABD'nin işgal ettiği her iki ülke de yıllardır büyük kaos yıkım ve ölümlere oluyor. Sivillere işkence normal hale geldi. Dünyanın birçok yerinde ABD'nin terörist diye yakalayıp hiçbir hukuk kuralının işlemediği gizli işkencehaneler kuruldu. Afganistan tam bir narkotik devlet haline geldi.

Çünkü Taliban yönetiminin Afganistan'daki uyuşturucu işini çok düşük seviyelere kadar düşürdüğü bir gerçekti. Fakat ABD'nin Afganistan'ı işgali ile yine bu ülke dünyanın en büyük uyuşturucu üretilen ülkesi haline geldi. Bu yüzden Afganistan için en bugünkü en uygun tabir "Narkotik ülke" olmalı.

Irak ise her gün yüzlerce sivilin bombalı saldırılar, kaçırılmalar, kafadan kurşunlamalar ve intihar saldırıları ile öldüğü bir yer haline geldi. Amerika Irak'ta güvenliği sağlayamıyor. Kuzeyde Kürtler bağımsız bir devlet kurmanın eşiğine geldiler. Bu da Irak'ın parçalanması anlamına geliyor. Çünkü daha çok güneyde yaşayan Şiiler ile Irak'ın orta kesimlerinde yaşayan Sünniler de Kürtlerin ayrı bir devlet kurması halinde kendilerine bağımsızlık isteme peşindeler. 11 Eylül'den sonra dünyada değişen durum özellikle İslam Dünyası ve Müslümanları olumsuz şekilde etkiledi.
g
11 Eylül saldırganı diye ifşa edilen isimlerin hepsinin Arap kökenli ve Müslüman olması Batı dünyasında Müslümanlara bakışı değiştirdi. Her geçen gün Müslüman=Terörist imajı yaygınlaşıyor.
Batı ülkelerinde yaşanan terör paranoyası Müslümanlarla Batı'nın ilişkilerini Huntington'un Medeniyetler Çatışması tezi çerçevesinde geriyor. Bütün bunlar İslam ülkesi diye anılan ülkelerde demokrasiye hizmet etmiyor elbette. Çünkü 11 Eylül sonrası Batı'nın Müslümanlara yaklaşımı bu ülkeleri daha fazla radikalizme itiyor. Mesela Batı'da yapılan anketlerde Arap dünyası için en önemli beş kişi ya da kişiler listesi şöyle: Hizbullah Liderleri İran Cumhurbaşkanı Hamas Lideri El Kaide Lideri İhvan-ı Müslimin örgütü liderleri...

Dikkat edildiğinde bu beş önemli lider ya da liderlik ve örgüt Batı tarafından tamamen terörist olarak sunulan örgüt kişi ya da kişiler. Bu da gösteriyor ki, önümüzdeki yıllarda Batı dünyası ile Arap dünyası arasındaki ilişkiler daima kötüye gidecek. Türkiye ise her zaman arabuluculuk rolü oynayarak kanın ve gözyaşının akmasına engel olamasa da daha az akmasına katkıda bulunacak.

ngonultas@bugun.com.tr
Bugün
Nuh Gönültaş

Çıldıran kasabanın sırrı



Yaklaşık 60 yıl önce Fransa'da bir şehir ani bir isteri krizi ve halüsinasyonlarla sarsıldı.
Beş kişinin ölümüne, birçok kişinin de ağır hastalanmasına yol açan bu olayın, yıllarca, halüsinasyonlara neden olan bir mantardan kaynaklandığı sanıldı.
Şimdi ise ortaya başka bir görüş atıldı.
16 Ağustos 1951'de postacı Leon Armunier, Fransa'nın güneyindeki Pont-Saint-Esprit kentinde mektup dağıtırken aniden mide bulantısı ve halüsünasyonlara kapılmış.
"Feciydi. Küçüldüğüm duygusuna kapıldım, alevler içinde, kollarıma yılanlar dolanmış gibiydi" diyor.
Şu anda 86 yaşında olan Leon, bisikletinden düşmüş ve hastaneye götürülmüş. Orada ona deli gömleği giydirilmiş, ve yataklarına zincirlenmiş üç gençle aynı odada kalmış.
Bazılarının pencereden atlamaya çalıştıklarını, çığlıklarını ve metal yatakların sesini unutamıyor. "Bir daha aynı şeyi yaşayacağıma, ölürüm daha iyi diyor".
Postacı Leon'un hastaneye yatırılmasından sonraki günlerde de birçok kişide benzer belirtiler görülmüş.
Doktorlar, toplu isteri ve halüsinasyonların şehrin fırınlarından birinde yapılan ekmeklerde, ergot alkaloidine, yani çavdarda oluşan bir tür küf mantarına bağlamışlar.
BİYOLOJİK SİLAH
Bu görüş 2009 yılında Amerikalı bir gazeteci yeni  bir belge çıkarana kadar da bu görüş genelde kabul gördü.
Araştırmacı gazeteci Hank Albarelli'nin ortaya çıkardığı CIA dosyasının üzerinde, "F. Olson dosyaları- Fransa Operasyon Belgesi" yazıyor ve "ortadan kaldırılmasına" dair bir talimat bulunuyor.
F. Olson, Pont-Saint-Esprit olayı sırasında CIA adına LSD (halüsinasyonlara neden olan uyuşturucu türü) konusundaki araştırmaları yürüten bilim adamı.
Albirelli, bu dosyadaki belgeler yok edilmeseydi, CIA'in deney yapmak için Pont-Saint-Esprit halkını LSD ile uyuşturmuş olduğunun ortaya çıkacağına inanıyor ve LSD'nin ekmeğe konulmuş olmasının mümkün olduğunu söylüyor.
İngiltere de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde bilim adamlarının 1950'li yılların başlarında, LSD ile deney yaptıkları biliniyor.
1951'de şikâyetleri olanların götürüldüğü hastane  şimdi kapalı.
Albirelli, 1949'de yayımlanan gizli bir raporda, ABD hükümetinin LSD deneylerini yürüttüğü bir merkezden orduya dışarıda deney yapmak için ellerinden geleni yapmaları talimatını verildiğini söylüyor.
Amerikalı gazeteci, Bilgi Edinme Özgürlüğü yasası kapsamında ulaştığı 1954 tarihli bir başka CIA raporunda da, İsviçre'deki Sandoz kimyasal madde şirketinin bir temsilcisi ile bir CIA ajanı arasında geçen konuşmayı bulmuş.
Sandoz'un Pont-Saint-Esprit kentinden sadece birka yüz kilometre ötedeki merkezinin o dönemlerde LSD üretilen tek yer olduğu belirtiliyor.
CIA ajanı da raporuna, Sandoz temsilcisinin birkaç içkiden sonra, "ekmekte bir şey yoktu. Olayın nedeni ergot değildi" dediğini yazmış.
"YANLIŞ SEMPTOMLAR"
2008'de konuyla ilgili kitap yazan Amerikalı akademisyen Steven Kaplan ise, zehirlenmeden ergot alkaloidinin de, LSD'nin de sorumlu olmadığını kaydediyor.
Kaplan, "sebep ergot alkaloidi olsaydı, sadece bir fırıncıdaki bir çuvalı etkilemezdi, çok daha fazla yayılırdı" diye düşünüyor; insanların gösterdiği belirtilerin de tam anlamıyla LSD semptomlarına uymadığını söylüyor.
Kaplan'a göre, LSD'nin, ekmek pişirilen yüksek ısıya dayanması da mümkün değil, Albirelli ise ekmek piştikten sonra eklenmiş olabileceğini söylüyor.
Halüsinasyonların nedeni konusunda anlaşamasalar da birleştikleri bir nokta var, o da Fransa hükümetinin yıllar önce Pont-Saint-Esprit'de ne olduğuna dair soruşturma açması gerektiği.

17 Aralık 2013 Salı

Sirius'tan Dünya ya



Afrika da yaşayan Dogon kabilesinin gizemi... bu konu bazı batılı bilim adamlarını rahatsız etmeye devam ediyor. Çünkü onlar, gökbilimle ilgili bilgilerin ancak kendileri tarafından bilinebileceğini düşünüyorlar...

Dogonların düşünceleri çok açık. Onlar Sirius yıldız sisteminden gelen zeki yaratıkların geçmişte atalarını ziyaret ettiklerine inanıyorlar. Gökbilimle ilgili bilgi ve iddiaları da ayrı...
İki milyon kişilik Dogon kabilesinin karmaşık bir mitolojisi var. Bu mitolojinin temelinde yatan inanca göre, çok eskiden Nommo adlı hem karada, hem suda yaşayabilen yaratıklar uygarlaştırma amacıyla dünyaya geldiler.
 
Gökteki en parlak yıldız sistemi olan Sirius'tan geldiği söylenen Nommo'ya Dogon kabilesi saygı gösterir. Sirius'a bağlı iki görünmez yıldız olduğunu göstermek için kuma şekiller çizerler. Bunlardan biri küçük ve son derece yoğun olup dünyanın tüm kütlesinden daha ağırdır.

Öteki ise bundan dört kat daha hafiftir. Dendiğine göre çember benzeri bir yörüngesi vardır. Dogonlar işte bu ikinci yıldıza bağlı bir gezegenden Nommo'nun türediğine inanıyorlar.

İnsan bilimcilerin çoğu sayıları iki milyona varan Dogonları ilkel olarak tanımlarlar. Fakat ne Dogonlar, nede çevredeki diğer kabile üyeleri, gerçekte böyle damgalanmaya layık değiller. Yüzyıllar boyunca yaşam biçimlerinin çok az değişmiş olmasına rağmen bu böyledir.

Batı teknolojisine karşı ilgisiz oldukları bir gerçektir. Oysa yaşam felsefeleri ve dinleri hem zengin hem de karmaşıktır. Kendileri ile birlikte yaşayan ve yaşamlarının basitliğini kabullenmeyi öğrenen yabancılar, bu insanları mutlu azla yetinir ve doyumlu olarak tanımlıyorlar. Ayrıca yüzyıllardır değişmeyen temel değerleri olduğu da anlaşılıyor.

Sirius ‘ u biliyorlar
Bu konunun can alıcı noktası şurası. Dogonların çok şaşırtıcı bir iddiaları var. Kesin olduğunu söyledikleri inançlarına göre uzaydan gelen yaratıklar tarafından eğitilip uygarlaştırılmışlar. Bu uygarlıklar 8,7 ışık yılı uzaklıkta olan Sirius takımyıldızından geldiğini de belirtiyorlar.

Ayrıca bu iddialarını destekleyecek verilere de sahipler. Bu derece ilkel bir biçimde her şeyden uzak yaşayan bir kabile oldukları halde gökbilim alanında olağanüstü ayrıntılı bilgileri var.

Sirius yıldızının en parlak yıldız olduğunu biliyorlar. Ayrıca sirius un yanında çıplak gözle götürülemeyen küçük yoğun ve oldukça soluk bir yıldız daha olduğunu da biliyorlar.

Oysa 19.yüzyılın ortalarına kadar gökbilimcileri böyle bir bilgiye sahip değillerdi. Sirius diye adlandırılan bu yıldızın 1970 yılına kadar fotoğrafı bile çekilemedi.

Sirius Dogon mitolojisinin temel ilkesini oluşturuyor. En gizli törenlerinde bu yıldızı takdis ediyorlar. Kum üzerine çiziyorlar. Kutsal yapılarına resmediyorlar. Oyma ve battaniyelerdeki şekillerde de görülüyor.

Dogon kabilesinin akıl sır ermez özelliğinin keşfi çok eski değil. 1931 yılında Fransa’nın saygın iki insan bilimcisi, Marcel Griaule ve  Germanie Dieterlen Dogonları geniş çapta incelemeye karar verdiler. Bunu izleyen 21 yıl boyunca, bu iki insan bilimci kesintisiz olarak Dogonlarla yaşadılar.
1946 Dogon ragipleri Griaule’ yi en kutsal gizemlerini paylaşmak üzere çağırdı. Griaule Dogonların hem kutsal hem de dinsel törenlerine katıldı. Bir batılı için kavrayabilmek konusunda ne kadar imkân varsa Griaule da, işte o oranda Dogonların olağanüstü karmaşık sembollerini öğrendi.
Bu sembollerin temellerinde Dogonların Nommo diye adlandırdıkları ve dünyayı uygarlaştırmak için uzaydan geldiklerine inandıkları yüzer-gezer bir yaratık yatıyordu. Dogonlar, Griaule’a kendi rahiplerine duydukları gibi sonsuz bir saygı duymaktadırlar. 1956 yılında öldüğünde Mali de yapılan cenaze törenine, son saygılarını sunmak üzere yarım milyona yakın insan katıldı. 

Bu iki insan bilimcinin buluşları ilk defa 1950 yılında yayınlandı. Bu Journal de la Societe des Africa inistes adlı dergide “A.Sudanese sirius System” sudana özgü bir sirius sistemi başlığı altında yayınlanan bilimsel bir bildiriydi.

Griaule’nin ölümünden sonra Germaine dieterlen, Paris’te kaldı. Musee de l Homme daki Societe des Africainistes’in genel sekreterliğine atandı. Ortak çalışmalarını Le renard pale başlığı altında kalın bir cilt olarak yayınlandı. 1965 yılında Fransız ulusal Etnoloji enstitüsü tarafından yayınlana bu eser , dieterlern’ in yayınlamayı planladığı bir serinin ilkiydi. 


Sirius’un yanındaki
Bu iki çalışma Dogon inancının temelinde gerçekten de astroloji ile birlikte çok doğru gökbilim bilgilerinin yattığını açıkça ortaya koyuyor. Bu inancın odak noktasında sirius yıldızı ve onun çevresinde döndüğüne inandıkları yıldız ve gezgenler bulunuyor.
Sirius un yanındaki yıldızı Dogonlar Po tolo diye adlandırıyorlar. Bu yıldızın dünyada bilinen tüm maddelerden farklı daha ağır bir maddeden yapılmış olduğuna ve Sirius’un çevresinde 50 yılda bir döndüğüne inanıyorlar.

Bilgileri doğru
Tüm bunlar doğrudur. 150 yıl önce batılı bilim adamları da Sirius’un çevresinde garp bir şeyler olduğunun farkına varmıştı. Bu yıldızın hareketlerinden bazı düzensizlikler saptadılar. Bu düzensizliklerin nedeni ancak yakınındaki bir yıldız olabilirdi.
Bu yıldızın yer çekim kuvveti Sirius2un hareketlerini etkilemekteydi. 1862 yılında Amerikalı Gökbilimci Alvan Graham Clark yeni bir teleskopu denerken bu yıldızı saptadı ve Sirius B adını verdi.

Beyaz Cüce Teorisi
Böyle küçük bir cisim, nasıl olup ta bu kadar fazla bir güç oluşturabiliyordu. Bunun matematiksel ve fiziksel açıklamasını yapmak gerekiyordu. Sirius’ un ilk gözleminden bu yana yaklaşık yarım yüzyıl geçti. 

1920 yılında Sir Arthut Eddington bazı yıldızların beyaz cüceler olabilecekleri teorisini ortaya attı. Bunlar yaşamlarının sonuna yaklaşmış çok ağırlaşıp aşırı derecede yoğunlaşan yıldızlardı.
Bu açıklama Dogonların açıklaması ile aynıydı. Fakat Dogonlar Eddinton’ un bu teoriyi yayınladığı yıl olan 1928 ile Griaule ve Dieterler’ in geldiği yıl olan 1931 arasında geçen üç yıl içinde bu bilgiyi nasıl öğrenmiş olabilirlerdi.?

İki insan bilimci şaşkınlık içindeydiler. Bu insanların ellerinde hiçbir aygıtları olmadan gerçekte gözle görülemeyen yıldızların hareket ve niteliklerini nasıl bildikleri sorununu çözemiyorlardı.
Bu noktada yeni bir araştırmacı ortaya çıktı. Sanskrit dili ile doğu dünyası araştırmalarında uzman ve Avrupa’ da yaşayan Amerikalı bir bilim adamı Ropert Tepmle Dogon bilmecesini oluşturan iki soruda kendisini adeta büyülemişti.

Bunlardan birincisi Dogonların gökbilimden anladıklarının kanıtları inanılır gibi miydi. ? İkici soru ise öyleydi: Eğer birinci sorunun cevabı olumluysa bu bilgiyi nasıl edinmişlerdi.

Robert Temple yaptığı titiz çalışmalar sonunda şu kanıya vardı. Dogonlar sadece Sirius değil tüm güneş sistemi hakkında çok geniş bir bilgiye sahiptiler.

Ay yüzeyinin kuru olduğunu Satürn gezegeninin halkalarını çiziyor, Venüs gezegeninin hareketlerini, gezegenlerin güneş çevresinde döndüğünü biliyorlardı ve bunu dinsel mimarilerinde kaydetmişlerdi.
İlk kez Galile tarafından görülen jupiter2in dört önemli uydusu hakkında bilgileri vardı. Dünyanın ekseni çevresinde döndüğünü biliyorlardı. Sayısız yıldızın varlığını ayıca samanyolu galaksisinin sarmal yapıda olduğunu biliyorlardı.

Bu bilgilerin çoğu sembollerle anlatılmıştı. Bunlar dünya ile gökyüzü arasında olup bitenler hakkında ilişki kuruyordu.

Temple özellikle kum çizimlerini çok ilginç buluyordu. Yumurta şeklindeki elips belki de yaşamın yumurtasını simgeliyordu. Ya da benzer başka bir simgeleme Dogonlar onun gezegenin yörüngesi olduğunu iddia ediyorlar.

Bu gerçek 16.yy da Kepler taraşından ileri sürülmüştü. Fakat ilginç olan hiçbir eğitim görmemiş Afrika kabilesi bunu biliyordu. Ayrıca Sirius’ un bu yörünge içinde tam konumunu da biliyordu.


Nereden Öğrendiler

Dogonlar dünya ile ilgili olmayan bilgileri nereden öğrenmişti? Rahiplere göre göre cevabı kolay geçmiş denemde Sirius gezegeninden yaratıklar dünyaya gelmiş Bu bilgileri rahibelere öğretmişler onlarda yıllar boyu kuşaktan kuşağa bilgileri aktarmış. Bu yaratıkların adı Nommo idi. Onlar dünyanın yaratıcıları olduğu gibi insanoğlunun ataları ruhsal ilkelerin koruyucuları yağmuru yağdıran güçler ve suların mutlak sahipleriydiler.

Uzay gemisinin inişi
Temple Dogonların bir uzay gemisinin gelişini simgeleyen ve dönerek inişini tasvir eden çizimlerini de buldu. Geminin inişi çok doğru olarak anlatılıyordu. Geminin Dogon ülkesinin güney doğusuna indiği söyleniyordu. Dogonlar da oradan geldiklerini iddia ediyorlardı.

Dogonlar aynı zamanda geminin inerken çıkardığı sesi de tanımlıyorlardı. Nommo inerken dört bir yana Nommo diye sesler yayılmıştı.  Bu ses Debo gölü yakınlarında küçük bir mağarada bulunan dört taş bloğa çocukların taş parçalarıyla belli bir uyuma göre vururken çıkardıkları sesin yankısını andırıyordu.

Büyük ihtimalle Dogonlar bunları anlatırken, gök gürültüsü gibi titreşimli bir sesi tanımlamak istiyordu. 

Dogon rahipleri geminin inişini tanımlarken onun kuru toprağa indiğini ve oluşturduğu girdap dolayısıyla bol miktarda toz kaldırdığını da tasvir ediyorlar. Şöyle bir ifadeleri var. Darbenin sertliği yeri oymuş… ve gemi kalkmıştı. Tabii bütün bunları bugün hayatta olan rahipler görmüş değiller onlar bu bilgileri en yaşlı rahiplerden alıyorlar. En yaşlı olanlar da daha öncekilerden almışlar.

Tartışma açıldı

Robert Temple çıkardığı sonuçları ilk kez 1976 yılında “The Sirius Mystery” adlı kitabında yayınladı. Bu bilgiler çok ilginç bulundu. Uzaylıların dünyanın oluşumu sırasında dünyayı ziyaret ettiğine inananlar bu olaya büyük önem verdiler.

Bilim adamları ve tarihçilerde olaya ilgisiz kalmadılar. Geniş bir tartışma başladı. Erich von Daniken Dogon inançlarını kabullendi. Bu bilgileri eski astronotların varlığının kesin kanıtı saydı. Aralarında Carl Sagan ve Ian Ridpath’ın da bulunduğu bilimsel yazılar yazan kimseler ise durumun henüz kanıtlanmayacağını belirterek, Daniken’ e karşı çıktılar.

Templenin Cevabı

Aradan 10 yıl geçtikten sonra Temple ye şöyle bir soru soruldu. Bay Temple siz kendiniz inanıyor musunuz? 

Cevap şöyleydi:

Evet inanıyorum. Kendi yaptığım araştırmalar beni inandırdı. Başlangıçta yalnızca araştırma yapıyordum. Kuşku duyuyordum. Tüm bunların gerçek olamayacağını ortaya koyacak kanıt arıyordum. Gittikçe birbirinin içine uyumlu şekilde yerleşen kanıtlar buldum. Şimdi yanıtım evetti yani evet inanıyorum…


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı