31 Ekim 2013 Perşembe

Piri Reis in haritasının Sırrı

Piri Reis'in çizdiği haritanın 500 yıllık sırrını bir araştırmacı ile bir hattat çözdü. Haritanın çizildiği Kilitbahir Kalesi'nde hazine avı iddiaları var.
‘Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm kurumları yenilenmekte, her yer didik didik edilmektedir. Cumhuriyetin ilânının üstünden sadece altı yıl geçmiştir. İstanbul'un Sarayburnu denilen en güzel yerinde kurulan Osmanlı Padişahları'na ait Topkapı Sarayı binaları da düzenlenmektedir. Milli Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem, Topkapı Sarayı'nda (Harem Dairesi'nde, bir rivayete göre de depolarda) coğrafya ilminin o zamana kadar tanımadığı bir harita bulur. Bulunan harita yüzyıllar önce çizilen bir dünya haritasıdır (1929)...’ Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan, Piri Reis'in görenleri şaşırtan, çok hassas çizimlerinin yer aldığı dünya haritasının asırlar sonra gün yüzüne çıkışını bu sözlerle anlatır.

Amerika'yı gösteren en eski haritanın bulunduğu haberini alan Mustafa Kemal Atatürk, onu Ankara'ya getirterek bizzat kendisi inceler. Sonra haritanın çoğaltılarak üzerinde ilmî incelemeler yapılmasını emreder. Topkapı Sarayı'ndan çıkan bu harita daha sonra Afet İnan'ın da kurucuları arasında yer alacağı Türk Tarih Kurumu bilim heyetlerince tetkik edilir. İnan, Cenevre Üniversitesi'nde okurken haritayı ilk kez Batılı bilim adamlarının dikkatini çekecek şekilde tartışmaya açar.

Haritanın bir kopyası 1953'te incelenmek üzere ABD'ye gönderilir. Antik haritalar uzmanı M.I Walter ile Arlington H. Mallery'nin incelemelerinde sonuç şaşırtıcıdır. Asırlar önce ceylan derisine çizilmiş haritada 'izdüşüm yöntemi' kullanılmıştır. Bir küre üzerine konulduğunda haritanın günümüzdekilerle birebir aynı olduğu tespit edilir. Mallery'e göre çizim için havadan ölçüm yapılması gerekmektedir. Peki, 500 yıl önce kim yeryüzünü haritalamak için bir uçak kullanmış olabilir ki?

Sorunun cevabı Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'sinde saklıdır: "Çünki bildün pusulanun halini/ Dinle hartının (harita) dahi ahvalini/ Hartıyı hem pusulayı bil sahih/ Ta Süleymanu'n-nebi itdi tashih..." Piri Reis, Der Beyan-ı Hartı başlığıyla eserinin birinci cildindeki yazılarında haritanın çizilişini anlatmaktadır. Pusuladan, Hz. Süleyman'ın haritayı düzeltip doğruladığından, hayvanların ilmiyle tasdik ettiğinden ve deniz ilminin onun emrinde olduğundan bahseder. Harita 500 yıl öncesinin bilim ve teknoloji imkânlarına sığmayacak kadar hatasızdır. Üstelik Piri Reis Amerika kıtasını görmeden çizmiş, bitki ve hayvan figürleri, rüzgâr yönlerini de içine alan detayları aktarmıştır.

Orijinal baskılı Kitab-ı Bahriye'yi yedi yıl önce İstanbul Sahaflar Çarşısı'ndan temin eden araştırmacı-yazar Metin Soylu, Piri Reis'in harita ve kitabının sırlarını hâlâ koruduğuna inanıyor. Soylu'ya göre Gelibolu'da dünyaya gelen ve ömrünü 14 yaşından itibaren denizcilik yaparak geçiren Kaptan-ı Derya, sırlarının büyük çoğunu yine bu yarımadada bıraktı. Hatta Akdeniz ve Hint Denizi seferlerinden sonra elde ettiği kalyonlara sığmayacak hazineleri de şimdi bulunmayı bekliyor. Üstelik bunların farkında olanlar, Piri Reis'in ayak izlerinin kaldığı kalelerde cirit atıyor.

HAZİNE VE HARİTALAR KALE MAHZENLERİNDE Mİ?

Dünyanın en kıymetli altın yüküne sahip tarihî Truva hazineleri 1873'te Çanakkale'den Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından kaçırılmıştı. Maddî değeri milyar dolarla ifade edilen hazine, savaş borcu olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Rusya'ya verildi. Hazine bir daha geri dönmedi, diplomatik talepler hep geri çevrildi. Şimdi onlar Moskova'daki bir müzede sergileniyor.

Metin Soylu aynı beldede bir başka hazine savaşının yaşandığına dikkat çekiyor. Ona göre, Çanakkale, Kaptan-ı Derya'nın hazinesini de sakladığı yer. Kitab-ı Bahriye'sini yonca yaprağı şeklindeki Kilitbahir Kalesi'nde yazan Piri Reis, elde ettiği ganimetleri bu kalenin altına ya da mahzenlerine sakladı. Aynı mahzenler sadece bir parçası bulunan Piri Reis haritasının diğer parçalarını ya da müsveddelerini de barındırıyor.
Temmuz 2005'te Piri Reis Haritası'nın Şifresi adlı kitabı yayımlanan Soylu'nun hazine iddialarının arkasında ilginç bir hikâye var. Kitabı basıldıktan sonra yapımcı bir firmayla anlaşan genç yazar, soluğu Çanakkale'de alır. Niyeti Piri Reis'in haritayı çizdiği, kitabını yazdığı Kilitbahir ve Sultanbahir (Çimenli) kalelerini görüntülemek, belgesel nitelikli incelemeler yapmaktır. Bir tesadüf eseri eski Eceabat Kaymakamı Yaşar Karadeniz'le tanışır. Kalede çekim izni ister. Kaymakamın verdiği kaleyle ilgili bir yenileme ihalesi olacağı bilgisi ve davetiyle bir hafta sonra Eceabat'ta gerçekleştirilen bu ihaleye tanık olur. Nik İnşaat isimli bir firma, Kilitbahir Kalesi ve Namazgâh Tabyaları'nın restorasyonuna talip olmuştur. Restorasyon sunumlarında kalede kazı yapılacağını öğrenen Soylu çok şaşırır. Tarihî kalenin iç kulesinin neden kazılmak istendiğine bir türlü anlam veremez ve oracıkta itiraz eder: "Vali, ihaleye katılan şirket yetkilileri ve gazeteciler vardı. Bir anda bütün kameralar bana döndü. Ben de Piri Reis'in haritasını bu kalede çizdiğini, kitabını burada yazdığını anlattım. Müsveddeleri, hatta hazinelerinin kalenin altındaki mahzenlerde ve odalarda gizli olduğunu söyledim. Onlar kalenin iç kulesi altına 3 boyutlu müze yapacaklarmış. Kalenin kazılmasının mantıksız olduğunu, yapılacaksa bunun polis ve jandarmanın denetimi altında gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledim. Sonra oradan zorla çıkarıldım. Kimilerine göre meczup durumuna düşürülmüştüm..."

KİLİTBAHİR NEDEN KAZILMAK İSTENDİ?

O günden sonra Soylu'nun merakı bir kat daha artar. Kitab-ı Bahriye ve Piri Reis haritasını tekrar gözden geçirir. Bölgede yaptığı araştırmaları bilim adamları ve devletin üst düzey yöneticileriyle paylaşır. Restorasyon hikâyesi hiç de göründüğü kadar masum değildir. Üstelik Kaptan-ı Derya, Kanuni Sultan Süleyman'a takdim ettiği Kitab-ı Bahriye'sinin 4. cildinin 1783'üncü sayfasında hazinelerinden de söz etmektedir: "Denizin bütün durumu açık olmuş/ Hiçbir yeri kalbinde gizli kalmamış/ Dileğim tamamını açıklayasın/ Onunla kıyamete kadar anılasın/ Düzenle bu kitabı güzelce tam/ Bulsun çok yarar kim olsa okuyan/ Ve hem bu kitap çok gerektir/ Hazinelerin de bulunması gerekir."

SON SEFERİNDE ÜÇ GEMİ HAZİNESİ VARDI

Soylu, yazılı delillerle sınırlı kalmaz. Tekrar kalenin yolunu tutar. Kitabında bile yazmadığı sırrını Aksiyon'a anlatan Soylu, hazine ve şahsî eşyaların bulunduğuna inandığı Kilitbahir Kalesi iç kule etrafı ve içinde bir pusulayla bazı denemeler yapar. Pusula iç kule mevkiine yaklaştığında ibrenin ve mıknatısın dengesi ortadan kalkmaktadır. Pusula ibreleri ancak altlarında ya da yakınlarında yoğun metal bulunduğu hallerde devre dışı kalmaktadır. Tabii bu da delil olarak yetmez. İlgili şirketin internet kayıtlarından daha çok uzaydan görüntüleme, maden arama konularında uzman olması soru işaretlerini artırır. Çünkü Avustralya devlet nişanı alan şirketin ana ihtisas alanı uydu görüntüleme sistemleri ve maden aramadır.

Peki, gerçekten Piri Reis'in hazineleri var mıydı? Tarihî kayıtlar Piri Reis'in 1553 Hürmüz Seferi dönüşünden yaklaşık bir yıl sonra Mısır'da (iftira ve haksızlıkla) kellesinin uçurulduğunu yazıyor. Barbaros Hayrettin Paşa Akdeniz Kaptan-ı Deryası iken Piri Reis de Hint Kaptan-ı Deryası olarak görevlendirilir. Tabii Hint Kaptan-ı Deryası’nın son seferinde üç gemi ganimetinin bulunduğu da kayıt altında. Soylu'nun iddiasına göre Piri Reis idamından önceki bir yıllık süreçte hazinelerini de adeta 'ofis' olarak kullandığı Kilitbahir'e getirdi. Üstelik o, amcası Kemal Reis'le birlikte denizlere açıldığı ilk günden beri ganimet ve hazinelerle birlikte büyümüştü. Osmanlı Devleti'nin donanma komutanlığına davet aldığında, 'ganimetlerin kendisine, toprak ve vilayet yönetimlerinin Devlet-i Aliye'ye bağlanacağı' meyanında anlaşma yaptığı da biliniyordu. Soylu'nun ifadesiyle Piri Reis'in sırları da, hazineleri de Çanakkale'de saklı: "Bahriye kitabı orijinali 2 bin sayfa ve 4 ciltten oluşuyor. Hem dünya haritası, hem de kitabın yazımı Piri Reis'in bu iki kalede uzun süre kalmasını gerektirmiştir. Araç gereç, gözlem odası, eşya ve eserleri hep bu merkezdeydi. Burası Piri Reis'in kara kutusuydu. Büyük servetlere sahip Kaptan-ı Derya'nın miras bırakacağı vârisi de yoktu."

 HARİTADA SAHTEKÂRLIK MI YAPILDI?

Bütün bunları delil olarak gösteren Soylu'nun bir de uyarısı var: "Kilitbahir gibi önemli bir yerde yapılan restorasyon bu yüzden başı boş bırakılamaz. Denetim altında yapılmalı, hazineler, harita ve kitap müsveddeleri bulunmalı. İkinci bir Truva hazineleri olayı yaşanmamalı." Araştırma ve iddialarını Kültür ve Turizm Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Harita Genel Komutanlığı, Türk Tarih Kurumu, Çanakkale Valiliği ve Eceabat Kaymakamlığı ile de paylaşmış. Kültür Bakanlığı iddialar üzerine bir yazıyla Çanakkale Valiliği'ni uyarmış.

Eceabat'taki yetkililerin verdiği bilgiye göre, restorasyonun kaleyle ilgili olan kısmı bitti. Ancak Namazgâh tabyalarındaki çalışmalar sürüyor. Bu bölgede şarapnel, mermi, top gibi harp malzemeleri bulunmuş. Ancak bunlar bugüne kadar kamuoyuna gösterilmedi. Çanakkale İl Turizm Müdürlüğü yetkilileri Kilitbahir Kalesi'ndeki restorasyonun geçen sene başladığını, ancak ödenek yetersizliği nedeniyle istenen seviyeye gelmeden bitirildiğini söylüyor. Kazı yapılıp yapılmadığı, hazine iddiaları ise "gülünüp geçilecek kadar komik" bulunuyor. Nik İnşaat'ın bölgedeki restorasyonla ilgili sadece proje çizimi yaptığını belirten bir yetkili, Delta İnşaat ile yapılan restorasyon ve tabya onarım-arama işlerinin sürdüğünü ifade ediyor.

Hazinelerinin yanında tartışmaları süren konulardan biri de Piri Reis'in haritası. Amerika'nın kaşifi olarak bilinen Kristof Kolomb ile seyyah Toscanalli'nin haritalarının Piri Reis Haritası'yla aynı devirlerde yapılmış olması yıllardır gündemde. Batılı bilim çevreleri ile bir kısım Türk aydınları Piri Reis'i 'hırsız ve sahtekâr' noktasına getirecek derecede iftiraya varan yorumlar yapmıştı. Araştırmalarında delil olarak Piri Reis'in eserlerini temel alan genç araştırmacı Metin Soylu, ünlü Hattat Fuat Başar'ın bilirkişi raporuyla bir başka tarihî gerçeğe daha ışık tutuyor. Başar'ın, Metin Soylu'nun talebiyle Piri Reis Haritası ve Kitab-ı Bahriye üstünde yaptığı incelemeler bu tartışmalara yeni bir boyut kattı. Başar, öncelikle denizcilik kitabı ile haritadaki yazıların aynı elden 'Talik Kırması' şeklinde yazıldığını tespit etti. Eserler aynı kalemden çıkmıştı. Ancak çok önemli bir ayrıntı tarihin tozlu rafları arasında bugüne kadar gizli kalmıştı. O da haritaya ün veren Amerika kıtasının yanı başındaydı.

Haritanın Güney Amerika'yı gösteren kısmından başlayan metinlerde kullanılan Osmanlıca yazı karakteri ile haritanın diğer kısımları ve denizcilik kitabındaki yazılar uyumlu değildi. Haritanın solundaki bir bölüm güzel yazı üstatlarının 'Nesih Kırması' adını verdikleri hatla yazılmıştı. Yani haritaya ikinci bir el değmiş, tahrifat yapılmış ya da yazılar sonradan eklenmişti. Fuat Başar bilirkişi raporuna bu tespitlerini aynen yansıtır: "Kitab-ı Bahriye adlı eserin sayfaları ve ciltleri arasında çapraz kıyaslamalar yaptım. Tüm Osmanlıca yazılar aynı kalemden çıkmıştır. Ve yazılar Talik Kırması'dır. Yine Piri Reis'in 1513 tarihli haritasındaki yazılar da Talik Kırması'dır. Her iki eser de aynı kalemden çıkmıştır. Ancak haritada Güney Amerika hattı üstündeki bir kısım yazılar Nesih Kırması'dır. Harflerin uzantı ve çıkıntıları bile farklıdır. Bir hattatın anlayabileceği bu fark haritanın tahrif edildiğine ya da haritaya ekleme yapıldığına işarettir."

Peki, neden haritanın sol tarafındaki yazılar farklıdır? Yazıların içeriği nedir? Hattat Başar ve Soylu'yu şaşırtan da burası olur. Çünkü farklı üslupla yazılan kısım, Avrupa denizcilerini öne çıkaran, Kristof Kolomb'u anlatan övgü ifadeleriyle dolu. Topkapı'daki orijinal harita üstünde de inceleme yapmak istediğini söyleyen Fuat Başar, ekleme olduğunu söylediği yazının bir telaş havasında kaleme alındığına dikkat çekiyor.

Başar, Kitab-ı Bahriye'nin içeriğindeki 'hazine' meselesiyle ilgili de ilginç değerlendirmeler yapıyor: "Hazine konusunda iki ihtimal var. Bir kitapta deniz ve harita ilmine atıf yapılmış. Hazineden kasıt ilim olabilir. İkincisi ise mecaz sanatıyla gerçekten kendi hazinesini anlatmış olabilir. Her iki ihtimal de var. Üslubun rahatlığı ve dil bunu veriyor. Ganimet ve taltiflerle dolu bir ömürden sonra mirası olmayan hazine ve birikimlerin bir adresi de Kilitbahir olabilir."

Başar'ın Ocak 2006'da yaptığı bu tespitler Soylu'ya yeni bir kapı daha açar. Harita üstündeki yazı farklarını ortaya çıkarmak için Kitab-ı Bahriye'yi kriminal incelemeye sokmaya karar verir. Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner'in izni ile İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı'nda yapılan incelemeler istenen sonucu vermez. Çünkü grafolojik incelemelerin belgenin aslı üzerinden yapılması gerekmektedir. Ekspertiz raporunda da Piri Reis haritasının Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki orijinali üzerinden tetkik yapılması halinde tahrifat ya da farkların ortaya konabileceği belirtilir. Soylu, aynı talebi Milli Savunma Bakanlığı Harita Genel Komutanlığı'na da iletir. Eserlerin orijinali üstünden, Osmanlıca bilen hattat personelce yapılması gerektiği belirtilen cevabî yazıda, Harita Genel Komutanlığı kadrosunda 'bu vasıfta uzman personel' olmadığı için çalışmanın yapılamayacağı iletilir.

Haritadaki değişiklik ve tahrifatla ilgili Hattat Başar ve Soylu'nun iki tahmini var. Biri haritanın 1929'da ortaya çıkarılmasında Alman Prof. Kahle'nin de katıldığı Cumhuriyet dönemi ilk incelemeleri sırasında değişiklik-ekleme yapılmış olabilir. Diğer ihtimale göre ise Kanuni Sultan Süleyman devrinde Hürrem Sultan'ın da dâhil olduğu, haritanın ilk hediye edildiği dönemde bu değişiklikler yapılmıştır.
Bütün bu iddialar tartışmalara konu Çanakkale ve Eceabat'ta da yankı buluyor. Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Ahmet Kaşıkçı, kalenin eklenti ve çevresinde kazı yapıldığını ancak hazine arandığı yorumlarının çok iddialı olduğunu söylüyor. Piri Reis'in haritasını Kilitbahir'de çizmesi nedeniyle bulunabilecek müsvedde ve kişisel eşyaların ise, daha önce salname, ruzname ve Sicil-i Osmaniyelerin naklinin yapıldığı dönemde Konya ya da İstanbul'a götürülmüş olabileceğine dikkat çekiyor.

Piri Reis Denizcilik ve Deniz Kaynaklarını Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı Başkanı Prof. Dr. Erol Dizdar ise, araştırmaların objektif olması için hem harita hem denizcilik kitabı üstünde hassas bir çalışma yapılmasını öneriyor. Topkapı Müzesi'ndeki harita üzerinde inceleme yapılmadan değişiklik ya da müdahale yapıldığının tespit edilemeyeceğini vurguluyor.

TURGUT ÖZAL, HARİTA VE KİTAB-I BAHRİYE'Yİ
AMERİKAN BAŞKANI BUSH'A HEDİYE ETMİŞ

Mayıs ayı içinde doğum yeri Gelibolu'da kendi adını taşıyan bir ulusal konferans düzenlenecek olan Piri Reis'in haritası ve Kitab-ı Bahriye isimli denizcilik kitabı aslında bundan 18 yıl önce merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından da dikkatle incelenmiş. Sonra Osmanlıca-Türkçe-İngilizce çeviri yapabilecek bir isim olduğu için Dr. Vahit Çabuk'a Kitab-ı Bahriye'nin çevrilip yeniden basılması talimatı (1987-88) vermiş. Denizcilik kitabını önce Osmanlıca okunuşu, sonra Türkçe anlamı ve İngilizce'siyle birlikte tamamlayan Çabuk'un ortaya çıkardığı eser, haritayla birlikte ABD eski Başkanı baba George Bush'a Özal tarafından hediye edilmiş. Dönemin diplomatlarının tabiriyle Özal, ABD'ye 'Bizim kıta demeye' getirmiş.

Özal'ın tavrı aslında bugünün siyasetçileri ve araştırmacılarına da ışık tutuyor. Bir taraftan tartışmalar sürse de, Piri Reis'in haritasının gerçek bir hazine olduğu apaçık ortada.

PİRİ REİS KİMDİR?

Asıl adı Muhiddin Piri'dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed'in oğlu Osmanlı'nın nam salmış denizcilerinden Kemal Reis'in yeğeniydi. Kaptan-ı Deryalık yapan, Kitab-ı Bahriye'sinde Ege ve Akdeniz'e ilişkin eşsiz bilgiler veren Piri Reis, 80'li yaşlarında Hürmüz Adası halkının malını yağmaya sebebiyet vermek ve askerlerini Basra'da bırakmak suçlamasıyla Mısır'da idama mahkum edildi. Çizdiği kusursuz Amerika haritası yıllardır tartışılıyor.

PİRİ REİS HARİTASI'NIN DÜNYAYA SUNDUĞU YENİLİKLER

Harita adeta mucizelerle dolu. 1800'lerde keşfedilen Antarktika kıtası 1513'te zirveleri ve sıradağları bile şaşılmayacak şekilde çizilmiştir.

Arjantin'le başlayan Güney Amerika kıtasının Antarktika'nın bir uzantısı olduğu ortaya konulmuştur.

Arjantin uzaydan bakıldığında 47 derece sağa kıvrık gözükür. Piri Reis bugün bile haritalarda dik olarak (yanlış) çizilen Arjantin'i bu açıyla birebir çizmiştir.

Cebelitarık Boğazı adeta uzaydan görülür gibi verilmiştir.

Harita 22,.5 derece eğim verilerek çizilmiştir. Dünyanın jeoid (sonsuzgen) ya da geoid (yuvarlak) olmadığını 16 parçalı haritasıyla ispatlamıştır. NASA'nın yayınladığı son dünya fotoğrafları da yerkürenin 16 genliğine atıf yapmıştır.

Atlas Okyanusu'ndaki adaların çoğu isabetle doğru şekilde çizilmiş, yıldız koordinatları işlenmiştir.

Okyanus rüzgârları bugünkü ana hava akımlarıyla örtüşür şekilde haritaya işlenmiştir. Rüzgâr alınan yönler bile gemi maketleriyle şekillendirilmiştir.

İlk kez haritada hayvan, bitki figürleri kullanılmış. O coğrafyaların özellikleri belirtilmiştir. Soylu, bu figürlerin Süleyman Peygamberin işaretçileri olduğuna inanıyor

29 Ekim 2013 Salı

Tunguska'da neler oldu



Tunguska'da neler oldu

30 Haziran 1908 sabahı saat 07.15 te Rusya'nın Sibirya bölgesinde Tunguska nehri vadisi semalarında çok büyük bir patlama oldu. Bu patlama aynen bir atom bombasının patlamasına benziyordu. Nereden geldiği belli olmayan devasa, mavi, parlak bir cisim aniden gökyüzünde, yere yakın bir yerde belirdi. Büyük bir toz kütlesi kaldırarak yükseldi ve infilak etti.

İnsanoğlu o güne kadar böyle müthiş bir olaya tanık olmamıştı.

Çok büyük bir şans eseri, olayın geçtiği kayalık Tunguska nehri vadisine çarptı.30 Km.yi bulan bir daire içinde insanlar yaşamıyordu. Çok sık ormanlarla kaplı olan bu  bölgedeki ağaçlar tamamen yandı. Bu alanın hemen kenarında yaşayan ve Moğollara benzeyen göçebe Tungus insanları patlamayla birlikte adeta etrafa saçıldılar. Çadırları şiddetli rüzgârlarla sürüklendi. Çevrelerindeki ormanda yer yer yangınlar çıktı. Patlamadan kaynaklanan aşırı sıcaklık Tungusların kullandıkları metal eşyaları eritti. Rengeyiklerini yaktı. Etkinin yoğun olarak hissedildiği alan içinde tekbir canlı hayvan kalmadı. Fakat ne hikmetse patlama hiçbir insanın ölümüne de yol açmadı. Bu arada bazı kişiler "siyah Yağmur'un" yağdığına tanık oldular.
Tunguska patlamasının etkileri 1000 km.lik bir alan içinde hissedilmişti. Patlama bölgesinden 600 km uzaklıktaki Kansk'ta bile balıkçıların nehre yuvarlandığı, atların şok dalgalarının etkisiyle yere kapaklandığı, evlerin sallandığı ve kapkaçağın raflardan aşağı düştüğü  görüldü. Trans Sibirya ekspresinin makinisti, vagonlar sallanmaya başladığında, raydan çıkma korkusuyla treni durdurmuştu.

Depremleri kaydeden aletler ayını gün bütün Avrupa da sismik dalgalar olduğunu gösterdiler. Dünya manyetik alanında sapmalar olduğu ortaya çıktı. Hava bilimcileri ise patlamanın yol açtığı şok dalgasının dünya atmosferinin çevresini iki kez dolandığını tespit ettiler.

Tunguska da nükleer bir patlama olduğuna inananlardan Amerikalı ünlü fizikçi Clyde Cowan, C.R. Atluri ve Willard Libby,1965 yılında yöreyi incelediler. Ağaçların yaş halkaları üzerinde her dilimde yüksek oranda radyoaktif nötron buldular. Bunun anlamı atmosferdeki azotun etkisiyle ağaçlardaki karbonun 14 numaralı izotop haline gelmesidir. Karbon 14 yöntemiyle bu radyoaktif karbon fotosentezi saptanır. Tunuguska da olanlar bir nükleer tepkime sonucu oluşan karbon yanıklarının radyoaktif izotop içerdiğini ortaya koyuyor.
Bu işleme tabi tutulan da ki Ağaç gövdelerinin Yaş halkaları Amerika'daki benzerleri ile kıyaslandı Sonuçta hangi radyoaktif Tunguska yüklenmenin Amerika'daki ağaçlarda da var olduğu görüldü. 300 yıllık bu ağaçlar Douglas, Tucson yakınındaki Catalina dağları (Arizona) bayırlarında yer almaktadır. Bunun gibi Los Angeles yakınındaki yaşlı meşe ağaçları da böylesine bir nükleer felaketi yaşamışçasına karbon 14 izotopu içeriyorlar. 

Üstelik Amerika kıtasındaki bu ağaçların başına gelen felaket 1908- 1909 yıllarını gösteriyor. Yıllar Boyunca aynı ağaçların yaş halkalarında yapılan testler radyasyonun bir toz olarak yüzde 2 şiddetinde azaldığını ortaya koydu.

Aynı sonuca üç Hollandalı bilim adamı Norveç'in Trondheim yöresindeki ağaç halkalarında da ulaştılar. Yine Radyokarbon testi uygulandığında ağaçların yaş halkalarının 1909 yılındaki nükleer bir olayı özümledikleri görüldü. Böylece üç Amerikalı Tunguska ile Özdeş bir olayın Amerika ağaçlarında da yaşandığını gösterdiler. 

Bu bir sıçrama olabilirdi, ya da Amerika’dan Doğu yönünde Sibirya’ya hareket eden bir aracın Rotası boyunca bıraktığı radyasyon kalıntısı olabilirdi.

27 Ekim 2013 Pazar

Zülkarneyn Seddi

 

ZÜLKARNEYN'İN SEDDİ

Hazreti Zülkarneyn Allahü Teâlâ'nın kendisine verdiği ilim ve hikmetle muhtelif kavimleri irşadla vazifelendirildi. Allahü Teâlâ yer yüzünde kendisi için bir hayli kuvvet ve kudret tahsis etti. Ona her şeyden önce yüksek gayesine eriştirecek maddî ve manevî vasıtalar ihsan etti.
Hazreti Zülkarneyn Allahü Teâlâ'nın kendisine verdiği bu büyük vâsıtalarla ilk önce garba doğru bir yol takip etti. Tâ gün batısına, batının iskân olunan mıntıkasına vardı. Oraya vardığı zaman güneşi balçıklı bir su havzası içine batıyor gibi gördü. Ve orada bir kavim buldu. Hazreti Allah kendisine:
— Ey Zülkarneyn! Bu kavmin hâline göre ya onları azâblandırırsın, yahut haklarında afv ve ihsan ile güzel bir yol seçersin! buyurdu!
Hazreti Zülkarneyn de:
— Her kim zulümde bulunursa, muhakkak onu azablandırılır. Sonra o zâlim, Rabbine iade olunur. Bir de Allah onu görülmedik, bilinmedik bir azâb ile azâblandırır. Amma her hangi bir kişi de imân edip iyi iş işlerse, ona da en güzel mükâfat vardır. Ve ona emirlerimizden en kolayını söyleriz, dedi.
Hazreti Zülkarneyn Mağrib'de bu şekilde hükümran olduktan sonra kendisini Şarka ulaştıran bir yola düştü. Tâ gün doğuya, doğunun meskûn bulunan yerine kadar gitti, oraya varınca o, güneşi bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, Allahü Teâlâ onlara güneşin karşısında onun tesirinden koruyacak elbise ve bina gibi bir siper ihsan etmemiş, bir çit yapmalarını bile müyesser kılmamıştı.
İşte Hazreti Zülkarneyn'in Şark'taki hükümranlık menkıbesi de Garb'teki gibidir. Onun yanında asker, harp âletleri ve saltanat gerekleri olarak daha neler vardı ki, onun tamamını Allahü Teâlâ'nın ilmi kaplıyordu.
Sonra Hazreti Zülkarneyn Mağrib'le Meşrık arasında güneyden kuzeye doğru üçüncü bir yol takip etti. Nihayet Türk ilini şark tarafından sınırlayan iki dağ arasına vardı. Buraya vardığı zaman bu dağların birisinde Türk ırkından bir kavim buldu ki, onlar da kendi dillerinden başka söylenilen bir- sözü zor anlıyorlardı. Bu kavim tercümanları vasıtasiyle:
— Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc denilen iki kavim diyarımızda hayvanlarımızı çalmak, mahsullerimizi tahrip etmek sûretiyle fesatlık yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir sed yapmak üzere sana ücret versek olur mu? dediler.
Hazreti Zülkarneyn:
— Rabbimin beni sahip kıldığı mal ve iktidar çok hayırlıdır, ücrete ihtiyacım yoktur. Binaenaleyh siz bana icabeden kuvvetle yani inşâ malzemeleriyle yardım ediniz! Ben de ey Türkler, sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Haydi bana büyük demir parçaları getiriniz! dedi.
Onlar da getirdiler ve yapı işi başladı, İki dağın iki tarafı birle-şinceye kadar Hazreti Zülkarneyn demirleri kullanmış ve halka:
 
— Haydi körükleyin! diye kumanda etmiştir. Körüklenen şeyi ateş haline getirince:
— Bana erimiş bakır getiriniz de icab eden yerlerine dökeyim, demiştir.
Seddin inşâsı tamam olunca:
— Artık şimdi onu ne aşmaya muktedir olurlar, ne de delmeye güçleri yetişir! diye teminat vermiştir. Hazreti Zülkarneyn sonra:
— İşte bu sağlam sed Rabbim tarafından kullarına ihsan buyrulan bir rahmettir. Fakat her zaman Rabbimin emri gelirse, onu yerle yeksan eder. Rabbimin va'di ise haktır, demiştir.
Hazreti Zülkarneyn'i bazı tarihçi ve tefsirciler Yunan iskender ile karıştırma gibi bir yanlışın içine düşmüşlerdir. Kur'an-ı Kerîm'in yukarıdan beri gördüğümüz tebligatına göre, bizim bahsimizin mevzuu olan Hazreti Zülkarneyn a.s dünyanın hem garbına hem şarkına hükmeden salih bir cihangirdir. Yunanlı iskender ile alâkası yoktur.
Dikkati çeken diğer bir husus da, Zülkarneyn'in inşâ ettiği seddin hangi sed olduğu hususuna dair muhtelif rivayetlerin bulunmasıdır. Bu sed nerdedir, bugün mevcut mudur? Tarihî sedler müteaddit olduğu için Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçen seddin bunlarla karıştırıldığı anlaşılmaktadır. Bunlardan en meşhurları Çin seddiyle Yemen'deki Me'rib Seddidir ki, hiç şüphesiz bunlar Zülkarneyn seddi değildir. Zira bunun Kur'ân'ın haber verdiği müstesna inşâ tarziyle Çin seddinin mimarî ve adî tarzı arasında büyük bir fark vardır. Ve Çinliler tarafından yapılmıştır. Me'rib Şeddi de değildir. Çünkü onun inşa tarzı da tarihî haberlere ve incelenen bakî eserlerine göre, biribirinden farklıdır. Yine ayrıca Ermenistan ile Azarbeycan'ın iki dağı arasındaki Demir Kapı ve Buharâ'nın ortasındaki Kokya Dağı bitişiğinde olduğu kaydedilen seddin de Zülkarneyn seddi ile alâkası yoktur.
Hülâsa olarak bu sed, çok eski bir tarihin karanlıkları arasına gömülmüştür. Bugün onun mevcudiyetine kılavuzluk edebilecek hiç bir eser de yoktur. Kur'ân'dan öğrendiğimiz; bu sed tarihî hayatını yaşayıp harabesine Allah'ın emir ve iradesi taalluk edince yerle bir olacağıdır. Kim bilir tarihî araştırmaların erişemediği her hangi bir devirde arz nasıl bir değişikliğe uğramıştır. Ancak kat'î olan bu seddin kuzeyde inşâ edildiğidir.
Bu hâdisede adı geçen Ye'cûc ve Me'cûc de, bütün tarihçilerin ittifakla bildirdiklerine göre Nuh aleyhisselâmın oğlu Yafes zürriyetinden iki kabiledir. Tevrat'da bu şekilde bildirildiği gibi, islâm âlimleri de buna kaanîdir. Yer yüzünü kana boyayıp fesada veren Ye'cûc ve Me'cûc'un yalnız iki kabile değil müteaddit kabilelerden müteşekkil bir çapulcu halitasından ibaret olduğu da yine Kur'ân-ı Kerîm'in beyanlarından anlaşılmaktadır.
Bu iki fesadçı kavmin kimler olduğuna dair rivayet ve görüşler de değişiktir. Hazreti Zülkarneyn'e sed yapması için teklifte bulunan Türklerin ifadelerinden anlaşılan bu kavmin Moğollar olmasıdır. Avrupalılara göre de, Batı Roma imparatorluğunu istilâ eden Hunlar'dır ki, bu görüş frenklerin böyle demelerine dayanmaktadır. Hindistan'ın en mümtaz âlimlerinden Mehmed Enver Koşmirî ise Rusların Ye'cûc, İngilizler ile Almanların da Me'cûci zürriyetinden olduklarını, binaenaleyh Ye'cûc ve Me'cûc'un mükerrer olarak vaki olduğu, Kur'ân'da zikredilen hurucun âhır zamanda meydana geleceğini ve bunun en şiddetlisi olacağını kaydetmektedir. Bütün bunlardan görülen o ki, Ye'cûc ve Me'cûc belâsı bütün bir insanlığa şâmil olan bir âfettir.
(Kehf ve Enbiyâ Sûreleri)
* * *

3000 yıllık mucize

3000 yıllık mucize

Londra'da ki ünlü British Museum'ni gezenlerin hayret ve dehşetle izledikleri bir bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü Bu bölümdeki en dikkat çekici ceset ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesetin tüm organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.

Cesetin hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesetlerin bazı iç organları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysaki bu cesete el sürülmemiş ve hiç bir kimyevi muamele yapılmamıştır.

Acaba birkaç günde  cesetler bozulurken neden bu ceset 30 asırdır bozulmadan dağılmadan  günümüze ulaşmıştır.

Bu sırrın çözümünü 1400 sene öncesinden haber veren Kur'an a bakarak açıklıyoruz.

Hadisenin anlatıldığı ayeti kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bunların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabımızın mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.

Ele alacağımız ayetler Hz.Musa'nın (A.S) Fıravun ile olan mücadelesini ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Hz.Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arsındaki mücadele onun zamanında da devam etmiştir.

Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. bir gece rüyasında doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören fıravun doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Fakat Allah Hz. Musa'yı bizzat firavun'un elinde büyütür ve peygamberlikle şereflendirilir.
Hz. Musa Peygamber olduktan sonra da Firavun'la mücadelesini sürdürür ve Firavun'un artan baskı ve zulmü üzerine Allah'tan aldığı emirle kendisine inananları toplayıp Mısır'dan kaçmaya karar verir. Durumu haber alan Firavun ordusu ile onların peşine düşer.

Hz. Musa onların takibinden kurtulmak için Cenab-ı Hakkın sevkiyle Kızıldeniz kenarına kadar gelmişti. Önünde deniz arkasında ise güçlü orduları ile Firavun vardı. İşte bu ortamda Allah'ın emri ile asasını denize vurdu ve Kızıldeniz ikiye ayrılarak onların geçişine yol verdi ve selametle karşıya geçtiler. Durumu gören Firavun ve orduları kin ve nefretlerinden bir anlık tereddüdün ardından peşlerine düşmüşler iki yönden kapanan sular fıravun ve ordusunu yutmuş e son anda firavun "İsrailoğularının iman ettiğinden başka (Allah ) olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım" dedi.

Cenab-ı Hak firavun'un imanını kabul etmemiş ve ve ona cebrail (A.S) vasıtasıyla şöyle hitap buyurmuştur.:

-Ona:"Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.

Yine aynı surenin 92.ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır."Bugün senin gark olan (boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim. Ta ki senden senden geridekilere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki ,nastan (insanlardan) birçokları bizim ayetlerimizden (delillerimizden) elbette gafildirler."

Kur'an da anlatılan bu olay dan 3000 yıl sonra bir mucize gerçekleşmiştir ve ceset asrımızın sahillerine atılmıştır.
Cesetin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve mucizenin ispatı için başlı başına bir delildir. Çünkü ceset olayın meydana geldiği yerde, Kızıldeniz’in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onun kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürülmüştür.
Cesetlerin yaşını tespit için karbon 14 metodu uygulanmış ve 3000 yıllık olduğu görülmüştür.

Bütün bu deliller yanında 1144 yılında vefat eden Zemahşeri Yunus Süresi'nin 92.ayetinin tefsirini şöyle yapmaktadır.

"....seni deniz kenarında bir köşeye atacağız...Cesedini tam  noksansız ve bozulmamış halde ,çıplak ve elbisesiz olarak senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız."
Bir benzeri daha bulunmayan bu ceset günümüze ve inanlara büyük bir ders olmalı...(17)

26 Ekim 2013 Cumartesi

Çanakkale'de kaybolan alay

          Çanakkale'de kaybolan alay

          10 Ağustos 1915 Çanakkale... Güneşin göz kamaştıran parlaklığı, topların tükenmek bilmeyen gürlemelerine karışıyor... Gelibolu savaşının son dönemi, cehennemi Çanakkale'ye taşımış... Siperler fırın gibi... Savaş kokusu ile dolu sıcak bir rüzgar. Ovada eserken, ince bir toz tabakasını da birlikte havaya kaldırıyor. Yiyeceklerin, siperlerin, ölü ve yaralıların üzerine bulutlar halinde çöken iri yeşil sinekler, dizanteriye yakalanan İngiliz askerlerini perişan ediyor...

          İngiliz askeri tarihinin en büyük yenilgilerinden birine adım adım yaklaşıyor.
İngiliz komutan Sir Lan Hamilton, korkunç bir yenilgiye uğrayacaklarını sezmiş, savaşı kazanmanın tek şansını, taze kuvvetlerle birlikte yapılacak büyük bir saldırıda görmüştü.

          Kraliyet Nortfolk Alayı taze kuvvetlerin bir parçası olarak 29 temmuz 1915 de İngiltere'de gemilere bindirildiler. Savaş tecrübeleri yoktu. Ordu mensuplarınca tatil gecesi askerleri diye anılan savunma birliklerine bağlıydılar. Nortfolk alayı, savaş hattı gerisinde iklime alışmak için bekletilmeden 10 Ağustos günü Suvla Koyu'nda unutulmaz bir macera yaşamak hayali yerine cehennemi andıran bir kabusla karşılaştı.
Sahile yakın bir yerdeki tuz gölü, kavurucu yaz sıcağının etkisi ile kurumuş ve güneşin parlaklığını ve ısısını ayna gibi Norfok Alayı'nın üzerine yansıtıyordu. Kuzeydeki Kireçtepe ,iki yanında Kavaktepe ve Tekketepe, güneyindeki Sarıbayır arasından kalan Suvla düzlüğü ,dev bir arenayı andırıyordu. İngiltere'nin Dereham kasabasında toplanan Norfolk Alayı 4.ve5.taburları, anayurtlarından uzak bu topraklarda kendilerinden önce gelenlere mezar olan bölgede şaşkına döndüler. Savaşta herşey olabilirdi ama,Norfolklular ,savaşın dışında başlarına gelecek olayı asla düşünemezdi.
          Sir Hamilton,Tekke ve Kavaktepelerine bir gece karanlığında ani ve hızlı bir saldırı yapmayı planlamıştı.Bu iş için 12 Ağustos gecesi 54.Tümen ilerlemeye başladı.İçlerinde Nortfolklular'ın tugayı da bulunuyordu.Tepelerin yamacına kadar gelecekler ve şafak sökerken saldırmak üzere hazırlanacaklardı.Fakat Anafarta Ovası denilen yerde,Türk askerinin pusuya yattığı sanılıyordu.Bu yüzden Norfolklular'ın bir Tümeni önde giderek yolu açsın diye 12 Ağustos öğleden sonra harekete geçti.
Bu öncü tümenin ilerleyişi tam bir bozgunla  sonuçlanmıştı.Gelibolu Savaşında İngilizlerin gösterdiği şaşkınlık ve beceriksizliğin tipik bir örneğini  verdiler.Öğleden sonra saat 4 te topçu desteği ,başlayacaktı.Ama 45 dakikalık bir gecikme oldu. Haberleşme hatası yüzünden gecikmeyi öğrenemeyen topçu desteği gereksiz yere,saatinden önce başladı ve boşuna ateş gücünü harcadı.
Savaş alanı hiç incelenmemişti. İngiliz komutanların, arazi hakkında bilgileri yoktu, hedefleri hakkında tam bir karara varamamışlardı. Haritaların çoğu son anda çalakalem çizilmişti ve yarımadanın diğer tarafını gösteriyordu. Türk kuvvetlerinin gücünden de habersizdiler.

          4.Nortfolk Taburu, geride olmak üzere,163.tümen, gün ışığında çıplak ovayı geçmeye çalışmanın bariz bir hata olduğunu anladığında ancak 900 m.kadar ilerleyebilmişti. Türklerin direnci. İngilizlerin tahmininden çok daha büyüktü. İngiliz tümeninin büyük bir kısmı makineli tüfek ateşi altında kaldığı için olduğu yerde çakılmıştı. Ancak sağ tarafta yer alan 5.Nortfolk taburu daha az bir mukavemetle karşılaştığından ilerlemeye devam etti.
İşte tam bu sırada 22 kişilik bir Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önünde Norfolk alayı'nın 4.taburuna bağlı çok sayıda asker, karşılarında ki tepeye doğru yürümeye başladılar.
Tepenin üzeri ekmek somunu şeklinde beyaz bir bulutla kaplıydı. İngiliz askerleri, yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun içinde kayboldular. Son asker de bulutun içine girdikten sonra, beyaz bulut yavaşça havalandı ve rüzgârın aksi yönüne doğru hareket etti...
Kumandan Hamilton İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e gönderdiği telgrafta ,olayı şöyle anlatıyordu.
"Savaş sırasında 163.tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda, çok garip bir olay meydana geldi. Türklerin zayıflamakta olan kuvvetlerine karşı, Albay Sir H.Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir kumandan olarak büyük bir gayretle hızla ilerledi ve savaşın en güzel kısmı böyle başladı. Mücadele daha kızışmış ve iyice karışmıştı.

         Bu sırada askerlerin çoğu yaralı ve susuzluktan perişan bir haldeydiler. Bunlar kampa ancak gece vakti geri dönebildiler. Fakat, albay,16 subayı ve  250 askeri ile önüne düşmanı katmış ,hızla ilerlemesine devam ediyordu...Daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı.Ormanlık bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmadı.İçlerinden hiçbiri geri dönmedi."
267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti. O gün öğleden sonra başlayan ilerleyişin başarısızlıkla sonuçlanması, Sir Lan Hamilton'un savaşı kendi lehine döndürme ümidini de yok etmişti. Böylece 1915 yılı sonunda Müttefik kuvvetler, geri çekilerek, büyük bir yenilgiye uğradılar. Gelibolu Savaşı,Sekizbuçuk ay sürmüştü ve 46.000 askerin ölümüyle sonuçlandı.O zamanın savaşları için korkunç bir rakamdı bu.1926 da İngiliz hükümeti ,savaşın kaybedilme nedenlerini araştırmak üzere resmi  bir kurulu görevlendirdi.
Gelibolu Kurulu'nun son raporu  adı altında baştan aşağı sansür denetiminden geçmiş bir rapor,önce 1917 de ve daha sonra da 1919 da yayınlandı.Raporun aslı ,1965 yılına kadar ortaya çıkarılmadı.1918 sonunda,İngilizler Gelibolu'ya sanki galip gelmişçesine geri döndüler.İşgal Kuvvetleri'nin bir  askeri,savaş alanında gezinirken Kraliyet Norfolk Alayı'na ait bir rozeti buldu.Çevrede yaptığı soruşturma sonunda ,bir Türk çiftçisinin kendi arazisinde bulduğu bir sürü cesedi,yakında bir dereye attığını öğrendi.23 Eylül 1919 günü ,cesetleri çıkarmak gibi,zevksiz bir işin ardından ,mezar kayıt birliğine başkanlık eden bir subay şu açıklamayı yapıyordu.:

          "Kayıp Norfolk Birliği'ni bulduk. Toplam olarak 180 ceset. bunların 122 si Norfolk'tan,bir kısmı da diğerlerinden.Yalnız iki erin kimliğini öğrenebildik.Cesetler 3 km2 lik bir alana yayılmıştı.Bulundukları yer Türk Cephesi'nin 750 m.gerisindeydi.Çoğu anlaşıldığına göre ,bir çiftlikte öldürülmüş,bütün bunlar,başında düşündüğümüzün doğruluğunu gösteriyor.Herhalde fazla ilerleyemediler ve teker teker temizlenip gittiler.Yalnız çiftlik evine ulaşanlar kurtulmuş olabilir.
Kayıp 267 Norfolklu'dan 122 sinin ceseti bulunabildi. Geri kalan 145 kişinin ne cesedi bulundu ne de kendilerinden bir daha haber alınabildi. Yeni Zelandalı askerlerin anlattığı rüzgârın kendi yönünde giden beyaz bulut, kendi esrarını da birlikte götürmüştü.

          Çanakkale Savaşı 8,5 ay sürdü. Bu süre zarfında Boğaz'ın iki yanı, tam bir cehennem olmuştu. Bu savaşta hayatta kalanlar, yaşadıklarını hiç bir zaman unutmadılar. Hatıralarını gelecek kuşaklara anlattılar. Fakat tek bir insan ancak kendi çevresinde olanları görebilirdi. Hâlbuki savaş çok geniş bir alana yayılmıştı. Ölen askerlerin cesetleri çürüyüp gitmesine karşın denizdeki gemilerin enkazı hala duruyor.
Savaşın tarihi yazıldı. Ölenlerin, yaralıların kaybolanların sayısı tesbit adildi. Fakat bir tek şey unutulmadı, o da Norfolk alayı'nın akıbeti. Bu askerler normal yolla ölmüş olsalardı bu kadar dikkat çekmez unutulurdu. Fakat tam aksi unutulmadı ve bir çok araştırmaya konu  ve yazılan kitaba konu oldu.

17 Ekim 2013 Perşembe

Kediler İçin Kara Bir Gün


1300'lerde Avrupa

'Kara Ölüm' olarak bilinen veba salgını ilk olarak 1300'lerde Çin'de ortaya çıktı.Kurbanların şikayetleri ağrılar, ateş ve bulantıyla başlıyordu. İnsanların dirseklerinde ve kasıklarında mor kabarıklıklar oluşuyor ve kısa sürede yumurta büyüklüğüne ulaşıp sertleşiyordu. Bu yumurtalar patladığında içinden pis kokulu siyah bir madde fışkırıyordu ancak bu rahatlama kurban için çok geç oluyordu. Çünkü hasta beş gün içinde ölüyordu.

Bunun bilinen bir tedavisi yoktu ve alınan hiçbir önlem işe yaramıyordu. Seksen yıl içinde hastalık Çin nüfusunu üçte bir oranında azaltmıştı. İyi işleyen ticaret yolları aracılığıyla da salgın batıya doğru, Hindistan ve Ortadoğu'ya ilerliyor, her gün binlerce insanın ölümüne neden oluyordu.

Hastalığa neyin sebep olduğu bulunamıyordu. 1347'de bozkır savaşçıları bir Ceneviz şehrini kuşatıp mancınıkla hastalıktan ölmüş cesetleri şehre fırlattılar.

Böylece şehrin çoğunluğu hastalığa yakalandı. Bu cesetler toplanıp yakıldı ve ardından da gömüldü ancak hastalığın yayılması engellenemedi. Şehir mahvolduğu için Cenevizliler Sicilya'ya geri döndü ve hastalığı orada da yaydılar. Hastalık, yeni ve kendisiyle ilgili hiç bilgisi olmayan bir nüfusa yayılacaktı. Sicilya üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika da hastalıkla tanıştı ve milyonlarca insan öldü.

Bu salgına hastanın derisinin son aşamalarda koyu mor bir renge dönmesinden dolayı "Kara Ölüm" adı verildi. Derinin bu renge dönüşmesi, soluma sorunları yüzünden kanda oksijenin azalmasından kaynaklanıyordu. Hastalık bir kere bedene girdikten sonra o günün hiçbir tıp tekniği tedavi edemiyordu. Kara ölüm şehirlerin tümünü darmadağın ederken Avrupa uygarlığının da paniğe kapılmasına yol açtı Doktorlar salgını durdurmanın yollarını aradılar. Hastalar evlerinde karantina altına alındılar ancak hastalık yine de bir orman yangını hızıyla yayıldı. Birçok insan kara ölümün, Tanrının onlara günahkar yaşamları yüzünden gönderdiği bir ceza olduğuna inandı. Tanrının öfkesini yatıştırmak için insanlar günah keçileri aramaya koyuldu.

Bazı dindarlar Tanrının öfkesini kendi üzerlerine çekip insanları kurtarmak için kendilerini kırbaçladı. Özellikle Brüksel ve Strasburg'da bazıları olanları Musevilerin varlığına bağladı.
Bu panik döneminde binlerce insan öldü. Salgının cadılar yüzünden ortaya çıktığı da söylendi. Zararsız erkek ve kadınlar evlerinden alınıp hastalığın  yayılmasını önleme amacıyla yakıldı. Kedilerin ise parlayan gözleri ve geceleri dışarıda çok dolaşmaları yüzünden bu "cadıların" büyülü hayvanları olduğu düşünülüyordu. Binlerce kedi katledildi.

Aslında Avrupalılar kedileri öldürerek salgına karşı en birinci savunma hatlarını kaybetmiş oluyorlardı. Çünkü veba salgını, öteki adıyla Yersinia Pesüs yaygın bir fare biti tarafından taşınıyordu. Ortaçağda her yer fare doluydu.

Kanalizasyon ilkeldi. Caddeler insan dışkısı, çöp ve ölü hayvan artıklarıyla doluydu. Kara veba, hastalığı taşıyan bitlerin fareler yoluyla yayılması sonucu artmıştı.

Cenevizlileri Avrupa'ya geri getiren gemide insanlarla birlikte karaya çıkan fareler hastalığı taşımışlardı. Limanda yaşayan bir sürü kedi öldürülmemiş olsaydı fareleri yiyeceklerdi ve hastalık yayılmayacaktı. Ancak bu kemirgenler kontrolsüz kaldı ve getirdikleri hastalığı korumasız binlerce eve yaydı.

14. yüzyılda salgın hastalık Avrupa'da beş kez daha baş gösterdi. Salgın sona erdiğinde nüfusun üçte birinden fazlası ölmüştü. Kediler öldürülmemiş olsaydı ölüm oranı çok daha az olurdu.

Tarihteki İlginç Olaylar

Gökten gelen ateş topu


GÖKTEN GELEN ATEŞ TOPU

16 Haziran 1960 günü Amerikan Hava Kuvvetlerine bağlı bir KC–97 yakıt uçağı, B 47 bombardıman uçaklarına havada yakıt sağlama göreviyle uçuyordu. Uçuşun yönü, Nevada Eyaletindeki Elko idi. Uçak 5500 metre yükseklikteyken bir bulut tabakasına girdi. Pilot gösterge tablosu ile ilgilendiği sırada sarı beyaz renginde ışıktan bir top gördü. Topun çağı 45 cm idi sessizce ön camda belirmişti. Camı kırmadan içeri girdi. Pilotun koltuğundan yardımcı pilotunkine doğru hızla yıl aldı. Rota görevlisinin ve uçuş mühendisinin yanlarından geçip kabin koridoru boyunca gitti.

Kaybolup gidiyor.

Pilot daha önceki uçuşlarında iki defa yıldırılma karşılaşmıştı. Bir patlama olabileceği düşüncesindeydi. Tecrübeli bir havacı olarak ilk tepkisi uçuşla ilgilenmek oldu. Dönüp uçağın arka tarafına doğru giden topu seyretmedi.
 
-->
Birkaç saniye süren sessizlikten sonra pilot kabini dâhili telefon hattından arandı. Arayan uçağın arka tarafında arayan kuyruk görevlisiydi. Bildirdiği şuydu: bir ateş topu yuvarlanarak yük bölümüne girmişti. Sağ kanat bölümünde gözükmüş bir zarar vermeden çıkıp gitmişti.

Küremsi yıldırımlar

Bu garip olay küremsi Yıldırımlarla ilgiliydi. Bu olay bilimin bir açıklamada bulunmadığı birçok doğal olaydan yalnızca biridir. Aslında küremsi yıldırımların ne olduğunu anlatabilmekte çok güçtür.

Bilim adamları, bu olayın varlığından bu yüzden yıllarca kuşkulandılar. Çünkü onlar daima anlatılması mümkün olmayan bir şeyin var olamayacağını düşündüler.

Suyun Üzerindeki ateş topu
1967 yılında, gördüklerini en ince ayrıntısına kadar anlatabilen M.T. Dimitriev adında bir Sovyet kimyacısının gözlemi var. Dimitriev, yoğun yıldırım düşmesi olduğu bir sırada Batı Rusya’daki Onega Nehri kıyısında kamp yaparken, suyun üzerinde dönü duran bir ateş topu gördü. Bu oval şekli olan bir ışık kütlesiydi. Sarı beyaz olan merkezini, koyu mor ve mavi katlar çevreliyordu.
Rüzgârdan etkilenmeyerek suyun 30 cm kadar üstünde dönüp duruyordu. Dimitriev kafasının üstünde uçarken topun çatırdadığını ve tıslamaya benzer bir ses çıkardığını duydu. Sonra da ırmak kıyısına doğru giden top 30 saniye kadar havada hareketsiz asılı kaldı. Daha sonra ağaçların arasına girip ardında mavim si yıkıcı bir duman bıraktı. Bilardo topu gibiydi. Ağaçtan ağaca zıplayıp duruyordu. Sürekli olarak kıvılcımlar çıkarıyordu. Bir dakika sonra da ortadan kayboldu. 

Özellikleri

Bu ve benzeri bir sürü olaydan küremsi yıldırımların tipik özelliklerini çıkarmak mümkün oluyor. Bunlar çoğunlukla yıldırım düşmesi olduğu zamanlara rastlıyor.

Toplar genellikle kenarları belirsiz küre ve inci biçiminde oluyorlar. Boyları1-100 cm arasında değişiyor. Bir elektrik lambası kadar parlak olan topların renkleri de değişebiliyor. Ama sık sık kırmızı kırmızı turuncu ya da sarı renk olanlarına rastlanıyor. Bir saniye ile altmış saniye arasında değişen zaman sürelerinde görünüyorlar.

Topun gözden kaybolması ya sessiz oluyor ya da bir patlama eşlik ediyor. Yıldım topların zarar verdiği olaylar var. Bunlar arsında belki de en çok bilineni 1936 yılında Daily mail gazetesinde bir muhabirin anlattığı olay:

Muhabir gök gürlemesi olan fırtınalı bir havada büyük, “kırmızız renkte yanan” bir top göründüğünü yazıyor. Sonradan portakal boyutlarında oldu ğu söylenen top gökten yere doğru geliyor. Eve çarpıyor, telefon tellerini koparıyor. Cam çerçeveleri yaktıktan sonra pencerenin altında bulunan bir kap suyun içine düşüyor. Kapta bulunan su birkaç dakikada kaynıyor. içi araştırılacak kadar soğuduğunda da hiçbir şey bulunamıyor.

Sahte görüntü deniyor

Kanadalı bilim adamı Edward Argyli küremsi yıldırımların bir göz yanılmasında başka bir şey olmadığını ileri sürdü. Ona göre bunlar yere çarpan yıldırımın çıkardığı parlak ışıklardı. Olayı izleyen bir kişi bu parlak ışığı kaybolduktan sonra bile süren bir sahte görüntü olarak algılıyordu.

Küremsi yıldırım gözlemi yapanlar birde sesin sözünü ediyorlar. Fakat bazı bilim adamları için oda bir sorun değil. Onlara göre olayı yaşayan kişi gördüğü topa kolaylıkla “uygun” bir ses hayal ediyor. Peki Dr. Argyli küremsi yıldırımların varlıklarını gösterir somut izler bıraktıkları olaylar için ne diyecek?..

Toplarla ilgili çok daha garip bir iddia var. İddiaya göre küremdi yıldırımlar atmosferin üst tabakalarından gelen meteor şeklindeki ant, maddenin çok ufak parçalarından kaynaklanıyor.

Çünkü fırtınaların dev elektrik süpürgeleri gibi hareket ettikleri düşünülüyor. Toz halindeki anti madde parçacılarını emmektedirler. Anti madde normal madde ile yan yana geldiğinde yavaş yavaş yok oluyor. Yok, olma sonucu ortaya çıkan enerji parıltılı toplara neden oluyor.

Başka bir teoriye göre elektrik yüklü buluttan yeryüzüne geçen akımlar küremsi yıldırımları doğuruyor.  Topları dışta bir güç kaynağına bağlayan bu teori küremsi yıldırımların uzun ömrünü güzel açıklıyor. Ama ne yazık ki bir uçak gövdesinin metal yüzeyinden geçebilen topun açıklanması eksik kalıyor.

Kimileri ise küremsi yıldırımların bire mucize olduğunu ileri sürerken hala olayın bire sır olarak kalmasını açıklayacak kesin bir bilgiye ulaşılmış değil.

Bilinmeyen cilt 2 sayfa  305

Popüler Yayınlar