27 Kasım 2013 Çarşamba

Merihten Gelenler



Merihten Gelenler

24 Nisan 1964 günü, saat sabah 10.00 civarıydı. Newark Valley ,Tioga County’den çiftçi Gary wilcox ,çiftlik evinin doğusunda kalan bir tarla yı gübreliyordu. Açık ve güneşli, bir gündü.Yer de kuruydu.Tarla bir tepeye doğru yükseliyordu.Tepede ,ağaçların yarı gizlediği  tarafa atılmış ,eski bir buzdolabı vardı.

Gary, birden parıldayan bir ışık gördü. İlkönce ışığın buzdolabından geldiğini sandı. Ama parıldayan nesnenin kendisiyle buzdolabı arasında olduğunu fark etti. Merakı iyice arttı. Arkada gübreleyici olduğu halde traktörü sürdü. Tepenin doruğuna kadar yaklaştı. Acayip bir cisim gördü.

Bir uçağın kanatlarından düşmüş bir yakıt tankı gördüğünü düşündü. Traktörü durdurup indi. Bu cisme doğru yürüdü. Cismin yere bağlantısı olmadığını, o an anladı. Yere çok yakındı, fakat uçuyor olmalıydı.

Yakınına gittiğinde, boyunun bir arabadan büyük ve yumurtaya benzeyen bir biçimi olduğunu, ek yerlerinin olmadığını fark etti.(Gary, sonradan cismin 6 metre uzunluğunun da ,1,2 metre yüksekliğinde ve 4,5 metre genişliğinde olduğunu tahmin etmiştir.) Cismi yumrukladı. Tekmeledi. Sanki metalden yapılmış bir çadır beziydi.Ne çok sert ,nede yumuşaktı!.

Konuşuyorlar

Çiftçi durumu ilkönce bir numara sandı. O çevrede bir film çevriliyor olabileceğini üşündü. niyeti olayı seyretmekti.Fakat birden şaşırdı..Çünkü yaratıklardan b iri ona seslendi.”Korkma! Daha önce de insanlarla konuştuk.”

Duyduğu ses tarif edilebilecek gibi değildi. Yaratığın dediklerini anlamıştı. Ama onun konuşurken hangi dili kullandığını söyleyemiyordu.

Görünüşleri belirsiz

Gary’nin dediğine göre, küçük adamlar arka arkaya duruyorlardı. Üstlerindeki metale benzeyen beyaz giysilerin cepleri ve dikiş yerleri yoktu. Vücutlarının özelliği de belli olmuyordu.

Kolları, bacakları olmasına rağmen elleri ve ayakları görünmüyordu. Kollarını kaldırdıklarında, dirseğe denk gelen yerlerde buruşukluklar görülüyordu. Yüzleri saçları, gözleri, ağız ve burunları yoktu. Onunla konuşan ses sanki ikisinden birden gelir gibiydi.

Gary onlarla gitmek istiyor

Konuşmaları sürdü.”sizin Merih adıyla bildiğiniz gezegenden geliyoruz” dediler. Gary ‘e ne iş yaptığını sordular. O da anlatınca, gübreyle ilgilendiler. Suni gübreden söz edince büyük ilgi gösterdiler. Gary onlara bir çuval verebileceğini söyledi.

Gary e bu yarıkürede dolaştıklarını söylediler Gary onlarla gelebileceğini söyleyince Dünyaya yalnızca 2 yılda bir kez gelebildiklerini söylediler. İnsanların uzaya gönderilmemeleri gerektiğini düşünüyorlardı. İnsanımsılar şöyle bir kehanette de bulundular. Onlara göre Amerikalı uzay adamı John Gleen ve Virgil Grissom, iki Rus kozmonotuyla birlikte bir yıl içinde uzayda öleceklerdi.

Gidiyorlar

Dünyaya yönelik ilgilerinin cansız maddeler den dolayı olduğunu açıkladılar. Merih’in kayalık yapısı nedeniyle bu maddeler hakkında bilgi topluyorlardı. Kentlerin yakınından uçamıyorlardı. Çünkü hava kirlenmesi ve pis kokular gemilerinin uçuşunu engelliyordu.

Gary Wilcox ,onların kendisine zarar vermek niyetinde olmadıklarını anladı.görünürde silahları da yoktu.Sesleri hep aynı tondaydı.En çok ta onlar konuştu Sonra,bu karşılaşmadan kimseye söz etmemesini Gary’e söylediler .İki insanımsı ,araçlarının altına döndüler .İçeri girerek kayboldular .Araç , boşta çalışan araba gibi bir ses çıkardı.Duman gürültü,patlama olmadan kuzeye doğru yavaşça uçtu.

Eve dönen çiftçi, telefonla annesini arayıp olanları anlattı. Öğleden sonra 16.30 da bir çuval suni gübreyle tekrar tepeye tırmandı. Bunu cismin inmiş olduğu yerin yakınına bıraktı. Ertesi sabah, çuvaluın orada olmadığını gördü.

Soruşturma açılıyor.

Olayın haberi yayılıp bir komşunun kulağına gitti. Priscilla Baldwn adındaki bu kadın, Gary ile görüşüp yerel gazeteyi haberdar etti. Tioga County şerifine olayı anlattı.1 mayıs 1964 te polis soruşturması başlatıldı. Gary, 1964 te polis soruşturması başlatıldı. Gary şerif Paul J.Taylor ve memur George Williams a ifade verdi.

1968 de ünlü psikiyatrist Berthold Eric Schwarz geldi. Olayın derinlemesine araştırmasına girişti. Tanığın psikiyatrik incelemesini yaptı. Ayrıca, tanığın ailesi, arkadaşları ve komşularından birçok kişiyle görüştü.
İnceleme ve görüşmelerden çıka sonuç, Gary Wilcox’un normal bir olduğuydu. Ruhsal rahatsızlıkları olmayan inanılır biriydi. Anlattıları karışık olmasına rağmen gerçekti.

İleri sürülen kehanetler ise değişik olarak gerçekleşti.27 Ocak 1967 de Amerikalı uzay adamları Virgil gr,ssom ,Ed White ve Roger Chsffee birlikte bir yangında öldüler.Yangın Cape Kennedy ‘de denenen bir apollo gemisinde çıkmıştı.Sonra Rus kozmonot Vladimir Komarov ,kapsülünün paraşütü atmosfere girerken açılmadığı için 23 Nisan 1967 de öldü.Gary wilcox’un karşılaşmasında sonra hemen hemen üç yıl geçmiş bulunuyordu

Bilinmeyen cilt 2



25 Kasım 2013 Pazartesi

İşte Müslüman nüfusun geleceği!



''Küresel Müslüman Nüfusun Geleceği'' raporuna göre, dünyada en fazla Müslüman nüfusa sahip 8. ülke olan Türkiye'nin, Müslüman nüfusu 2020 yılında 82 milyon 715 bine, 2030 yılında da 89 milyon 127 bine çıkacak.
Pew Araştırma Merkezi Din ve Kamu Kamu Hayatı Forumu tarafından hazırlanan ''Küresel Müslüman Nüfusun Geleceği: 2030 Öngörüsü'' raporunda, dünyadaki Müslüman nüfusun gelecek 20 yılda yüzde 35 civarında artacağı öngörülüyor.

Rapora göre, geçen yıl 1.6 milyar olan Müslüman nüfus, 2030 yılında 2.2 milyara çıkacak. Dünya nüfusunun 2030'da toplamda 8.3 milyar olacağı tahmini hesaba katıldığında, Müslümanlar 2030 yılında dünya nüfusunun yüzde 26.4'ünü oluşturacak. Bu oran geçen yıl yüzde 23.4 idi.

Rapora göre, Müslüman nüfusun yıllık ortalama artış oranı Müslüman olmayan nüfusun iki katı düzeyinde. Bu yıllık ortalama artış oranı Müslüman nüfusta yüzde 1.5 iken, Müslüman olmayan nüfusta yüzde 0.7. Ancak geçen 20 yıla bakıldığında, aslında Müslüman nüfusun büyüme hızı gelecek 20 yılda yavaşlayacak. Çünkü, 1990-2010 yılları arasında Müslüman nüfusun yıllık ortalama artış hızı yüzde 2.2 idi.

Müslümanların nüfusunun, Müslüman olmayanlara göre daha fazla artmasının nedenleri arasında doğum oranının yüksek olması, erken yaşta anne olunması, artan sağlık ve ekonomik koşulların bebek ölümlerini azaltması, ortalama yaşam süresinin artması olarak gösteriliyor.

Doğum hızının önümüzdeki yıllarda düşmesi ise yaşam kalitesinin ve kadınların eğitim seviyesinin artması gibi nedenlere bağlanıyor.

ASYA'DA 2030'DA HER 10 KİŞİDEN 3'Ü MÜSLÜMAN...

Raporun ayrıntılarına bakıldığında, Müslümanların bugün 72 ülkede milyonlara varan varlığı, 2030 yılında 79 ülkeye çıkacak.

Dünyadaki Müslümanların yüzde 62'si en fazla Asya-Pasifik bölgesinde yaşıyor. Bu bölgede geçen yıl 1 milyar 5 milyon 507 bin Müslüman nüfus bulunurken, bu rakam 2030 yılında 1 milyar 295 milyon 625 bine çıkarak, bölgedeki her 10 kişiden 3'ü Müslüman olacak.

İkinci olarak en fazla Müslüman çoğunluklu ülkenin bulunduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde, 2010 yılında 321 milyon 869 bin olan Müslüman nüfus, 2030'da 439 milyon 453 bine ulaşacak. Bu rakamla, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi dünya Müslümanlarının yüzde 20'sine ev sahipliği yapacak.
Sahraaltı Afrikası'ndaki Müslüman nüfusu ise 2030 yılında, 2010'daki 242 milyon 544 binden, 385 milyon 939 bin nüfus yoğunluğuna çıkacak.

AVRUPA'DA NÜFUSUN YÜZDE 8'İNİ OLUŞTURACAK

Avrupa'da, şu anda 44 milyon 138 bin Müslüman yaşıyor. Bu rakam 2030'da 58 milyon 209 bine ulaşacak ve kıta nüfusunun yüzde 8'ini oluşturacak. Ayrıca, bu rakamla Avrupa kıtası şu anda olduğu gibi dünyadaki Müslümanların yüzde 2.7'sini barındıracak.

Göçlerden dolayı Müslüman nüfusun en fazla artışı batı ve kuzey Avrupa'da görülecek. Örneğin İngiltere'de bugün ülke nüfusunun yüzde 4.2'sini oluşturan Müslüman oranı, 2030 yılında yüzde 8.2'ye çıkacak.

Avusturya, İsveç, Belçika, Fransa gibi ülkeler de Müslüman nüfusun önemli oranda artmasının öngörüldüğü ülkeler arasında. 2030 yılında Müslüman nüfus oranının ülke nüfusunun yüzde 10'unu geçeceği Avrupa ülkeleri şöyle:

Kosova (yüzde 93.5), Arnavutluk (yüzde 83.2), Bosna-Hersek (yüzde 42.7), Makedonya (yüzde 40.3), Karadağ (yüzde 21.5), Bulgaristan (yüzde 15.7), Rusya (yüzde 14.4), Gürcistan (yüzde 11.5), Fransa (yüzde 10.3) ve Belçika (yüzde 10.2). 

ABD'DE MÜSLÜMAN NÜFUS 2.5 KAT ARTACAK

Müslüman nüfusun en fazla artış oranı ise Amerika kıtasında... Kıta genelinde, 20 yılda Müslüman nüfusu 2 kat artacak. 2010 yılında 5 milyon 256 bin olan Müslüman nüfus, 2030'da 10 milyon 927 bine çıkacak. Ancak kıta genelindeki Müslüman nüfusun dünya geneline oranı ise yüzde 0.5 gibi düşük bir oranda kalmaya devam edecek.

11 Eylül saldırılarından sonra 'İslamofobi''nin yaşandığı ve Müslümanlara yönelik bazı tehdit algılarının bulunduğu ABD'de ise Müslüman nüfus, göç ve ortalama doğum oranlarının yüksekliği nedeniyle neredeyse 2,5 kat artacak.

ABD'de geçen yıl 2.6 milyon Müslüman varken, bu sayı 2030 yılında 6.2 milyon olacak. Bu rakamla ülkede, Müslümanların sayısı, kabaca Yahudilerle eşit düzeye gelecek.

Kanada'da ise önümüzdeki 20 yıl içinde Müslümanların nüfusunun neredeyse 3'e katlanması bekleniyor. Bu nüfus geçen yılki 940 binlik seviyeden 2030'da 2.7 milyona çıkacak.

Amerika kıtasında en fazla Müslümanın olduğu üçüncü ülke ise Arjantin olacak.

TÜRKİYE DÜNYADA MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUKLU 8. ÜLKE

Asya Pasifik bölgesi içinde yer verilen Türkiye'de ise 2010 yılında nüfusun yüzde 98.6'sını Müslümanların oluşturduğu belirtiliyor.

Buna göre, geçen yıl Türkiye'deki Müslüman nüfus 74 milyon 660 bin idi. Bu rakam 2020 yılında 82 milyon 715 bine, 2030 yılında da 89 milyon 127 bine yükselecek ve yine nüfusun yüzde 98.6'sını oluşturacak.

2010 yılında dünyadaki Müslüman nüfusun yüzde 4.6'sının yaşadığı Türkiye'de bu oran diğer ülkelerdeki Müslüman nüfusun artması nedeniyle, 2020 yılında yüzde 4.3'e, 2030 yılında da yüzde 4.1'e düşecek.
Bunun yanında geçen yıl dünyada, en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkeler sıralamasında, Türkiye'ye 8. sırada yer verildi. Bu tabloda, birinci sırayı Endonezya, ikinci sırayı Pakistan, üçüncülüğü de Hindistan alıyor.

Türkiye, 2030 yılında da bu kategorideki sırasını korumaya devam edecek. Ancak, Pakistan 256 milyon 117 bin Müslüman nüfusla birinciliği Endonezya'dan alacak.

TÜRKİYE'DE DOĞUM ORANLARI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE DÜŞECEK

Türkiye, önümüzdeki yıllarda doğum oranının önemli ölçüde düşeceği Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında gösteriliyor. Türkiye'de kadınların çocuk sahibi olma rakamları 2010-2015 yılları arasında 2.1, 2030-2035 yılları arasında da 1.9 olarak tahmin ediliyor.

Türkiye'de 2010 yılında nüfusun 9.7'sini oluşturan 60 yaş ve üzeri kesimin, 2030 yılında 16.8'e çıkması bekleniyor. Bu kategorideki oranıyla Türkiye, Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında 6. sırada yer alıyor.
Öte yandan, Türkiye'den ABD'ye göç edenlerin rakamları 2010 yılında 3 bin iken, rakam 2020 ve 2030 yıllarında bu rakam 4'er bine çıkacak.
http://www.takvim.com.tr/Guncel/ 2011.01.27/iste_musluman_nufusun_gelecegi_557507409592 alınmıştır.

19 Kasım 2013 Salı

İnanlmaz gerçekler ll

RUHUMUZUN DENEĞİMİ

Anlatan: Asude Yalçın
Yer: Ankara
Tarih: 18 Mart 2001

Ablamla aramızda on yaş olmasına rağmen çok iyi anlaşan iki arkadaş gibi olduk ve yıllarca en özelimizi paylaştık. Ufak tefek inatlaşmalar dışında hiçbir konuda karşı,karşıya gelmedik.

Ablam Azade kan kanseri olduğunu öğrendiğinde ise ailemizde bu acıyı ilk paylaştığı kişi yine ben oldum.

İki yıl boyunca bu sırrı paylaştık. Son dört yılını kan testleri ve hasta hanedeki tedavisiyle geçirdi.

Tıbbi bir müdahale sonucu iki gün komada kaldı. Bu olaydan sonra hayata olan savaşımını tamamen bıraktı.

Sebebini sorduğumda ısrarla suskunluğunu korudu.Giderek kötüleşiyor ve tedavisi için doktorlara yardımcı olmuyordu..

Sabahladığımız gecelerden birinde benimle özel bir şeyi paylaşacağını söyledi ve o garip olayı anlattı.”Son ameliyatımda yaşadıklarımı bilmeni istiyorum diyerek söze başladı…

“Ameliyat sırasında ışıklı bir ortamın içinde buldum kendimi başlangıçta yavaş,yavaş daha sonra hızlı bir şekilde yukarıya doğru yükseldim aşağıda ameliyatım yapılıyordu yukardan benimle uğraşan doktorları sırtlarından görebiliyordum kısa bir süre gözlerim kapalı olarak yatan bedenimi seyrettim.

Masada yatan bendim yukardan seyredende bendim sanki jöle gibi bir bedene sahiptim.

Birden bulut şeklinde bir ışıkla sarıldım beni içine alan ışık tarifi imkan olmayan bir ışıktı o ışıktan benliğime sevgi ve huzur akıyordu adeta. Işığın içinde eriyerek yeni ve güzel bir varlık oldum.
Çevremde tıpkı benim gibi ışıktan varlıklar vardı. Beni aralarına alarak çok keskin bir ışığa doğru adeta ışınlanır gibi hızlı ulaştık.
Tarif edemeyeceğim kadar güzel renkler, ışık ve müzik eşliğinde büyük bir vadide ışıktan varlıklar bizi bekliyorlardı.

Bu ışıklı varlıklardan iki tanesi bana doğru sevgiyle kollarını uzattı dedem ve anneannem di bunlar.

Kısa bir süre sonra yanımızda olacaksın seni bekliyoruz dediler konuşmadan beyinden, beyine sevgiyle akan bir iletişimdi.

Arkamı döndüm ve hızla geriye doğru çekildim. Kendimi bedenimin üzerinde asılı bir şekilde buldum. Ameliyat odasında ki her cismi ve her cismin konumunun yukarıdan nasıl görüldüğünü iyice ezberledim.

Yaşadığım bu deneğimin bir sağlamasını yapmak istedim.

En sonunda makinelerin üzerindeki rakamları ezberledim.

Yattığım yerden görmem imkânsızdı. Hemşire doktorun alnını silerken hastayı geri getirdik dedi.

Duyduğum ve gördüğüm son görüntü buydu.

Yoğun bakımdan odama döndüğümde temizlik işlerini yapan beye ameliyat haneye girip makinelerin üzerindeki rakamları bir kağıda yazarak bana getirmesini rica ettim.Gelen kağıttaki rakamlar ezberlediğim rakamlardı.”

Ablam elimi tutarak Asude bundan sonra yapılacak fazla bir şey kalmadı bana destek ol ve o ışığa kavuştuğumda başka bir boyutta ve başka bir bedende yaşayacağıma inan dedi.İki ay sonra onu kaybettik.Nerde ve nasıl yaşadığını bilmiyorum ama ablam son dakikaya kadar gerçek sonun ölüm olmadığını anlatmaya çalıştı…IŞIĞIN BOL OLSUN ABLA….

YUKARIDAKİ DOST

Anlatan: Zehra Bakır
Yer: Bursa
Tarih: 12 Temmuz 2000

On beş yıl önce nişanlımdan ayrılmayı hayatımın sonu olarak değerlendirip intihar etmeye karar vermiştim.

Okulun yurdunda çaresizlik ve kimsesizlik duygusuyla bulabildiğim bütün ilaçları karıştırıp daha çabuk etkilemesi için bir kutu birayla içtim ve kimseye bir şey söylemeden arkadaşlarımın toplandıkları odaya giderek sessizce yanlarına oturdum.

Kısa bir süre sonra bendeki garipliği arkadaşlarım fark etti. İnatla iyi olduğumu tekrarlayıp duruyordum. Birden bedenimi yüzükoyun yerde yatarken gördüm.

Bense bedenimin bir karış üzerinde bir tüy gibi sallanıyordum. Arkadaşlarım panik içinde beni yerden kaldırmaya çalışıyorlardı.
O anda yanımda birisinin varlığını hissettim fosforlu bir ışığın içinde bana bakan bir varlıktı bedeni ışık ve bulutumsu bir görüntüye sahipti.

Bana düşünce yoluyla aktardığı ise koruyucu meleğim olduğuydu. Kendime baktığımda benimde bedenimin ışıktan oluştuğunu gördüm.

Bu bensem yerde yatan kimdi aklım iyice karışmıştı. Işıktan varlık bana yaptığım şeyin çok yanlış olduğunu bedenimin bir armağan olduğunu onu öldürmek yerine çok iyi bakmamın gerektiğini sevgi seli şeklinde iletti.

Bedenime baktım arkadaşlarım boş bir çuval gibi beni banyoya doğru sürüklüyorlardı. Bu manzara beni çok utandırdı bedenime doğru eğildiğimde koyu bir karanlık her yanımı sarmıştı.
Hasta hane odasında gözlerimi açtığımda boğazımda ve burnumdaki şiddetli acılardan kıpırdayacak halim yoktu, her tarafımdan makinelere bağlamıştım.

Gözlerimle etrafı incelerken tavandan aşağı doğru sarkan ışıklı bulutun içindeki varlığı gördüm o anda bütün bedenimi yine o sevgi bulutu sardı. Birkaç saniye sonra o görüntü erir gibi yok oldu.

Aradan 18 yıl geçti evli ve iki çocuk annesiyim. Yaşadığım o deneğimden bu güne benimle gelen tek şey koku alma duygusunu kaybedişim oldu.

Yıllardır hayata dönüşüm sırasında bana rehberlik eden ışığa yada ışıktan varlığa bir hayat borcum olduğunu düşünür ,bu borcu nerede ve nasıl ödeyebileceğimin cevabını arar dururum..
http://www.haber3.com/artikel.php?users_id=57

BİLİNMEYENİ YAŞAMAK

Anlatan: Selvi Sone
Yer: İstanbul
Tarih: 18 Eylül 2000

Oğlum o yıl 12 yaşına basmıştı, bebekliğinden beri o özel bir çocuktu yaşını hiçbir zaman yaşamadı, hep yaşından olgun ve efendi bir yapıya sahipti. Ölümünden iki ay önce çok dalgın ve düşünceli bir şekilde yanıma gelerek”anne ben ölürsem sakın üzülme öldükten sonra gideceğim yer öylesine güzel ki “ deyince sırtımdan kaynar sular döküldü çok sinirlendim sen ölümün nasıl olduğunu nerden biliyorsun kapa çeneni dediğimde, gülümseyerek “beni her gece rüyamda o tarafa götürüyorlar dedi ve rüyalarını anlatmaya başladı…(.Rüyamda gördüğüm her kes ışıktan bir bedene sahip onlarla konuşmam ise beynimle oluyor aralarında ölen dedemle teyzemde var. Onlarda ışıktan bedene sahipler aslında bulundukları her yer ışıkla kaplıydı dünyada olmayan renkler ve çok parlak bir ışık sanki her yerden akıyor gibiydi bu ışığı hissettikçe mutlu oluyor ve huzur buluyorsun. Din dersinde okuduğumuz yaratanın nuru bu mu acaba? )Oğlumla böyle rüyaları herkesin görebileceğini ama bunun yaşadığımız dünyayla bir ilgisi olmadığını anlatmaya çalıştım ama başarılı olamadım o adeta iki boyutta birden yaşıyor ve bunun olabileceğine de inanıyordu.Rüyaları çok sık görmeye başlamıştı .Aradan bir ay geçmişti.Oğlumun defterlerini yerleştirirken garip çizimler gördüm mezar ve ağaçlı bir köşe resmi defalarca çizilmişti.Oğlumla konuşmaya çalıştıysam da bu konuyu konuşmak istemediğini söyledi.Unutması amacıyla bu konuları bir daha açmadım.O sabah her şey normal başlamıştı.Akşam üzeri Avcılardaki akrabalarımızı ziyarete gidiyorduk,dolmuştan indiğimizde bir düğün konvoyuyla karşılaştık,kenara çekilip konvoyun geçmesini beklerken birkaç el silah sıkıldı konvoydan ve oğlum göğsünden vurularak yere yığıldı.Oğlumu kucağıma aldığımda ise dudaklarından sürekli şu cümleler dökülüyordu : (Gerçekmiş hepsi gerçekmiş gördüklerimin……)Hasta haneye gittiğimizde oğlumuzu kaybetmiştik…Aradan geçen aylar acımızı ve özlemimizi gittikçe dayanılmaz hale getiriyordu Oğlumuzun eşyalarını düzenlerken eşimin dikkatini bir resim çekti oğlumuzun ölümünden aylarca önce çizdiği resim mezar taşı ve mezarın arkasında duran ağaç oğlumuzun mezarı ve arkasında duran ağacın aynısıydı…..Kaza sonucu gerçekleşen bir ölümün daha önce rüyalarla görülmesinin mantığını çözeme sekte oğlumuzun bir başka boyutta ölmeden önce söylediği gibi mutlu olacağına inanıyor ve oğlumuza yeni yolunda dualarımızla yardımcı olma görevimizi hiç aksatmadan yerine getirmeye çalışıyoruz……

ÖLÜMÜ YAŞADIĞIMDA

Anlatan: İhsan Sucu
Yer: Sivas
Tarih: 14 Eylül 2002

Aradan tam yirmi yıl geçti ben hala yaşıyorum ama ölümü de tanıyorum. Askerliğimi Şırnak ta yapıyordum.

O yılar bu bölgelerde görev yapmak canınızı elinize almak demekti.
Her zaman olduğu gibi o gecede tehlikeli bir görev için yola çıkmıştık.
Kalemli geçidinde teröristler tarafından pusuya düşürüldük.
Sıcak bir çatışmanın tam ortasındaydık, her yanımızdan mermiler uçuyordu .
Bir tümseğin arkasında sıkışıp kalmıştık, ilerleyemiyor gecenin karanlığında patlayan mermilerin ışığında yardım bekliyorduk.
Çevremden vurulan arkadaşlarımın feryatlarını duyuyor acıdan kahroluyordum.
Ne kadar zaman bilemiyordum, karşı ateşe cevap veriyordum bir anda boynumun biraz altından vurularak yüzükoyun yere düştüm çamura saplanan yüzümü kurtaramıyordum nefes almakta zorlanıyordum.
Birden yükselmeye başladım garip bir ışığın içine doğru yükseliyordum.
Yerde yatan bedenimi gördüm kan gölü gibi olan yerde bedenim çok kötü gözüküyordu, çamur ve kan yumağının içine saplanmıştı bedenim hiçbir acı olmadığı gibi garip bir huzur bütün bedenimi ve ruhumu sarmıştı adeta.

Yalnız olmadığımı fark ettim. Bizim koğuştan dört arkadaşımda havada sallanır gibi hafif bir beden içinde yükseliyorlardı.
Ailemi düşündüm öldüğümüzü anladım ölüm bu kadar huzur verici ise ölümden korkmak ölümü tanımadığımızdan diye düşündüm.

Kurtarma ekibinin yaklaştığını gördüm diğer arkadaşlarım kurtulacaktı içim sevinçle kaynadı hala havada sallanır vaziyette aşağıya bakıyordum.

Diğer dört arkadaşım hızla yükseliyorlardı onlara katılmak istememe rağmen aşağıdaki bedenimi ve çatışmaya devam eden arkadaşlarımdan ayrılamıyordum.
O anda çavuşumuzun bedenimi ters çevirerek göğsüme bir şey bastırdığını gördüm çatışma püskürtülmüş sağlıkçılar telaş içinde koşturuyorlardı.
Hızla bedenime doğru kaydığımı hissettim. Sonrasında gördüğüm şey çavuşumun korku içindeki gözleri ve çok şiddetli acı…
İki gün sonra kendime geldiğimde göğsümden ameliyat edilmiş ve hasta hanede yatıyordum..
Yoğun bakımdan çıkarıldığım gün neler yaşadığımı düşündüm yaşadıklarım halüsinasyon olabilirimiydi..?
Bunu anlamanın tek bir yolu çavuşumla konuşmak oldu kaç kişiyi kaybettiğimizi sorduğumda dört cevabını aldım.

İsimlerini söylediğimde çavuşum hayretle yüzüme baktı sen o guruptan çok uzaktın yani göremeyeceğin bir konumda idin sana kim söyledi dediğinde söyleyeceklerime inanmayacağını bile,bile onlarla yukarda yolun yarısına kadar beraberdik dedim….

Yirmi yıldır açıklaması olmayan bir deneğimin açıklanabilir hale gelmesi en büyük hedefim.

Bu deneyimlerin gerçekten meydana geldiğini kanıtlamak para normal araştırma dediğiniz mozaik bulmacasının en büyük parçalarından birinin yerini bulması anlamına gelecektir ki bu da benim gibi garip ama gerçek deneğim yaşayanların sorularına cevap olacaktır…

ÖLÜMÜMÜ SEYRETTİM

Anlatan: Sırrı Çelik
Yer: İstanbul
Tarih: 13 Ocak 2004

Yaşadığım o deneyimimi hatırladıkça yaşamın ne tür mucizelere açık olabileceğini düşünürüm.12 yaşındaydım, ateşimin düşürülemediği şiddetli bir grip geçiriyordum.En ufak bir enerjim yoktu bedenim sanki tonlarca ağırlaşmıştı.Annem durumumun ciddi olduğunu fark ederek eve doktor çağırdı.Ben iyice kötüleşmiş gözlerimin iyi göremediğini anlamıştım haber verebilmek için ağzımı açmama rağmen sesim çıkmıyordu.Sonunda kayıp gitmeye başladım sanki bir uçuruma doğru hızla gidiyordum.Birden çok hafiflediğimi hissettim.Hiç bir korku ve çekingenlik hissetmeden olduğum yerden yükselmeye başladım,aynı zamanda bedensiz olduğumu fark ettim.Parlak bir ışık beni yani bedensiz halimi sıkıca sardı tavandan bedenimi görüyordum.Annemin babamın hemen eve gelmesini söylemek için bankayı aradığını da ve konuşmasını da görebiliyordum garip bir bedene sahiptim istediğim an istediğim odada olabiliyordum.Tekrar yatak odama döndüğümde kız kardeşimin benim odama girişini takip ettim yanıma yaklaşıp suratıma baktı ve çığlık attı yatakta yatan bedenime baktığımda yüzümün garip bir şekilde beyazladığını gördüm.Kardeşim anneme koştu,bende arkasından salona geçtim.Annem hala telefonla konuşuyordu aradaki duvara rağmen onları görebiliyordum.Ayrıca yatakta yatan bedenimi de görebiliyordum.O sırada tüy gibi parlak bir ışıkla kuşatıldım kendimi onun içinde iyi hissetim artık bir tünele doğru hareket ediyordum.Asırlar kadar süren bir süre sonunda tünelin sonunda ışıktan varlıklar beni karşıladı .Beni anlatamayacağım bir sevgi yumağına sarmışlardı sanki.Geri dönmem gerektiği söylendiğinde buna şiddetle itiraz ettim.Kimseyi göremiyor ama beynimin içinde konuşmaları algılayabiliyordum.Işıktan bulut olmuş varlıklar kendi aralarında konuşarak bana ailemi gösterme kararı aldılar o anda tekrar evin bahçe kapısının üzerinde havada asılı bir konumda buldum kendimi.Annemin kucağında bedenimin arabaya taşındığını seyrettim.İyi olduğumu ağlamamaları gerektiğini söylememe rağmen beni duymuyor ve görmüyorlardı .Arabanın üstünden bedenimin hasta haneye getirilişini seyrettim.Beni makinelerin olduğu bir odaya aldılar.

Doktorlar gözlerimi açıp içine bakıyorlardı, aralarından biri ölmüş dedi ve hemen göğsüme kaşık şeklinde iki tane aleti koyup beni bir defa havaya sıçrattılar.

O anda bir hemşirede koluma iğne yaptı bütün bunları yukardan seyrediyordum. Sıkıldım dışarı çıkmak istedim bahçe kapısında babamın koştuğunu gördüm, anneme de başka bir oda da iğne yapılıyordu o anda yanlarında olmak istedim. Sonrası koyu bir karanlık.

Ağır bir menenjit sonrası iğleştim olanları bütün detaylarıyla anlattığımda başta doktorlar olmak şartıyla hiç kimse bir açıklama getiremedi. Ben bütün bu olayları nasıl görebilmiştim.

Aradan on yıl geçti çok sıkıntılı günlerimde o huzurlu ve sevgi dolu ışık kümesinin yine beni sarmasını bekliyorum ama biliyorum ki vakit geldiğinde başka bir boyutta yaşanan bir hayat beni bekliyor.

Ölümü tanıyor ve ölümden hiç korkmuyorum….
http://www.haber3.com/artikel.php?users_id=57
 

İnanılmaz Gerçekler l

Melekler, hayaletler, telepati, yeniden dirilenler, ölümünü önceden bilenler, haberci rüyalar...
26 Yıldır Türkiye, A.B.D. ve Ortadoğu'da parapsikoloji alanında önemli araştırmalar yapan Berrin Türkoğlu, haber3.com’da....
Haberci rüyalar, ilginç rastlantılar, hayaletler, melekler, ölümden sonra yaşama dair ipuçları, ölüp de yaşadığı mekânı terk edemeyenler, bu dünya ile öte âlem arasına sıkışmış varlıklar, rüya kanalıyla fark edilen gerçekler gibi birçok yaşanmış ve gerçek paranormal olaylara tanıklık edebileceksiniz.

Anlatan: Sezgin Aksu
Yer: İstanbul
Tarih: 1998

Yıllardır çocuk sahibi olamıyorduk kalp rahatsızlığım buna engeldi.

Bir temmuz sabahı yatakta rahat nefes alamadığımı hissettiğimde eşimi uyandırmak için pijamasını çekmek,yapabildiğim son şeydi.

Her nefes verişimde gücümün yavaş, yavaş kaybolduğunu anlıyordum.

Adeta kan damarlarımdan çekiliyordu. Birden bütün enerjim tükendi ve yukarıya doğru yükseldiğimi fark ettim. İnanılmaz derecede rahatlamıştım.

Bütün acılarım sona ermişti. Aşağıda yatan bedenimi eşimin kucaklayarak arabaya taşımasını seyrediyordum.

Onu sakinleştirebilmek için ,iyi olduğumu söyleyebilmek için çok uğraşmama rağmen başarılı olamıyordum.

Çaresiz eşimi kucağındaki beni takip etmeye başladım. Hasta haneye ulaştık beni hemen ameliyata aldılar.

Birden yanımda iki kişi belirdi çevrelerinde anlatamayacağım bir ışık vardı. Parlak ve sıcak tesirler saçan bir ışık. Gülümseyerek biz senin hep yanındaydık yeryüzündeki koruyucu melekleriniz dediler.

Konuşarak değil düşüncelerimizi okuyarak anlaşıyorduk. Yatakta yatan bedenimi ameliyat masasında bırakarak hızla yükselmeye başladık.

Beraber bir tünele girdik asırlar gibi süren bir süreden sonra tünelin ucunda bir ışık gördüm.

Güneşten bile bin kat daha parlak bir ışığın bir varlığı kapladığını gördüm. İçime çok şiddetli bir sevgi seli aktı.

Varlığın arkasında ise daha önce kaybettiğim yakınlarım vardı ve bana sevgi ile bakıyorlardı.

Kendime bakmak istedim ama çevreleyen ışık buna engel oldu Çok merak ediyordum nasıl bir bedene sahiptim.

Karşımdaki varlıklar gibi ışık seli içinde miydim? O anda düşüncelerimi okuduğunu hissetim o varlık bana düşünce yoluyla daha oraya gidebilmem için zamanımın olduğunu ve geri dönmem gerektiğini sevgi seli şeklinde iletti. Geri dönmek istemiyordum.

Bir gülün önünde durdum gül sanki Allah ın adını tekrarlıyordu.
O anda Allahın sevgisini içimde yoğun bir şekilde hissetim. O ışıktan varlık biraz geri çekildi, daha önce ölen yakınlarım şeffaf ama ışıklı bir beden şeklinde yanıma gelerek bana bir kız çocuğunu gösterdiler.

Onu çok sevdiğimi onunda beni çok sevdiğini hissettim, geri dönmem gerektiğini ve yapmam gereken görevlerim olduğunu bana sevgi kanalı adını vereceğim bir iletişim şekliğiyle aktarmaya başladıklarında çaresiz bir şekilde geri dönmem gerektiğini kabul ettim.

Hasta hane odasına geri dönüşüm çok hızlı oldu sanki ışınlanmıştım. Doktorlar panik içinde benimle uğraşıyorlardı.

Odanın bir köşesinde ise yukarıda gördüğüm kız çocuğu gülümseyerek ameliyatımı izliyordu.

Gerisi koyu bir karanlık….Ameliyatımın üzerinden üç yıl geçti. Doktorlar ameliyat sırasında defalarca beni geri getirdiklerini ifade etmişler eşime…

Geçen yıl eşim kimsesiz bir kız çocuğunun olduğunu istersek evlat edinebileceğimizi söylediğinde çok heyecanlandım sahipsiz bebek 10 günlüktü.

Hemen işlemleri başlattık ve iki ay sonra bebeğimize kavuştuk.Bir yaşına basmak üzere olan kızımız göklerdeki kız çocuğuna hiç benzemese de yüreğimde uyandırdığı sevgi aynı….

ÖLEN BABANIN YARDIMI

Anlatan :Azize Saçan
Yer :Trabzon
Tarih :12 Eylül 2000

Babamın çok ağır olduğu haberini aldığım da eşim görevi nedeniyle Bosna Hersekteydi.

Babam ise Trabzon da bir dağ köyünde yaşamla ölüm arasındaki çizgide gidip geliyordu.

Kanser bütün vücudunu sarmış yapılacak bir şey kalmamıştı

Çaresizce yeni ehliyet alan oğlumla yola çıktık.

Beş yüz kilometrelik yol göze alınacak gibi değildi ama başka çaremiz yoktu babamın son günlerinde yanında olmalıydık. O akşamüzeri hemen yola çıktık.

Dağlara vardığımızda yağmur ve sisin tam ortasında kalmıştık Yolu bilmeyen oğlum kaplumbağa hızıyla gitmeye çalışırken oğluma belli etmeden bildiğim bütün duaları okuyordum içimden.

Eve birkaç saatlik yolumuz kalmıştı. Virajdan kıvrım, kıvrım olan yolun yarısına gelmiştik ki önümüzü göremez olmuştuk sis her yanımızı bir karabasan gibi sarmıştı.

Arabanın farlarıyla bir, iki metre önümüzü zar, zor görüyorduk.

Oğlum gergin bir vaziyete direksiyona yapışarak en ufak bir kayma sonumuz olur değince,
Biliyorum keşke aşağılarda bir yerde dursaydık dedim.

Pencereden aşağı baktığımda çok aşağılarda bir minarenin ışıkları nokta gibi gözüküyordu. Bu da dağın en yüksek bir yerinde olduğumuz anlamına geliyordu.

Oğlumun suratı iyice gerilmiş son bir gayretle arabayı yolun üzerinde tutmaya çalışıyordu. Bana bu haliyle babamı hatırlattı. Üçümüz birden aynı zamanda mı ölecektik.

Her iki tarafımızda ağaçların olması gerekiyordu ama artık sis görüş alanımızı tamamen kapatmıştı adeta boşlukta gidiyorduk.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi yağmur olanca şiddetiyle yeniden başladı. Tam bu sırada araba göremediğimiz bir yere çarptı ve kontrolden çıktı.

Artık öleceğimizi anlamıştık. Tam o sırada ön camın üstünde babamın yüzünü gördük sanki arabanın yönünü değiştirmek için arabayı çevirmeye çalışıyordu.

Bir yere çarptığımız anda babamın görüntüsü kayboldu.

Yağmurun dinmesini beklerken oğluma baktım. Başını direksiyona dayamış hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu.

Yavaşça kapıyı açtım bulunduğumuz yer uçurumun karşısındaki ağacın altıydı anlaşılan ters dönüp ağaca çarpmıştık.

Sabaha kadar bekleyip yoldan geçen bir araba ile köye ulaştık.
Babam dört saat önce ölmüştü…. Tam bizim ağaca çarptığımız zamana rastlıyordu ölümü….

Acaba babam öbür dünyaya olan yolculuğunu bir an ara verip bizi ölümden mi kurtarmıştı… Neden olmasın…

18 Kasım 2013 Pazartesi

Astral seyahat'in sırrı çözüldü...


Astral seyahat'in sırrı çözüldü...

Bilim adamlarının yaptığı bir deney, nedeni açıklanamayan ve parapsikolojik olaylar arasında sayılan "beden dışı deneyim"in (astral seyahat) nasıl oluştuğuna ışık tuttu.

"Kişinin fiziksel bedeni dışında ve bilinçli bir şekilde başka mekanlara yaptığı yolculuk ve bu bedeniyle geçirdiği deneyimler" olarak tanımlanabilecek bu olayın nörolojik nedenini bulmayı amaçlayan Londra Üniversitesi ve İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü uzmanları, "astral seyahate" benzer bir deneyim yaratmak için sanal gerçekliğin kullanıldığı deneyler yaptı.

Uzmanlar, beyni şaşırtarak "fiziksel bedenin başka bir yerde olduğuna inandırmak" için, sanal gerçeklik gözlükleri kullandı. Sanal gerçeklik gözlükleriyle yaratılan görsel illüzyon ve bedenlerine gerçekten dokunulduğu hissi, deneklerde "fiziksel bedenlerinden çıktıkları" hissi yarattı.

Araştırmacılar, deney sonucunda elde ettikleri bulguların, cerrahların "uzaktan ameliyat yapması" ya da gerçeklik hissi artmış bilgisayar oyunları kurgulanması gibi pratik sonuçları da olabileceğini belirtti.
Bazı uzmanlar, astral seyahat ya da "beden dışı deneyim" olgusunun tamamen doğaçlama olarak geliştiğini öne sürerken, bazıları ise bu deneyimin "tehlike altında olmakla" ilgisi olabileceğini, ölümcül bir durumla yüz yüze gelmenin ya da alkol, uyuşturucu kullanmanın tetikleyici olabileceğini savunuyor.
Başka bir teoriye göreyse bu deneyim, kişilerin bedenleriyle ilgili olumsuz algıları olması ya da bedenleriyle yeterince "ilişki" kurmamalarından kaynaklanabiliyor.

U YERDE SANIYORUZ"
İsviçre’de yapılan deney, "beyindeki, dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğunun" fiziki bedenin dışına çıkıldığı hissi yaratabileceği varsayımı üzerine kuruldu.

Gönüllü denekler, gözlerine sanal gerçeklik gözlükleri takarak, bir kameranın önünde ayakta durdu. Denekler, bu gözlükler sayesinde, kendi bedenlerinin üç boyutlu arkadan görüntüsünü, kendi önlerindeymiş gibi görebiliyordu. Araştırmacıların, sırtlarına bir kalemle dokunduğunu gözlükler sayesinde görebilen denekler, kalemin gerçek sırtlarına değil, önlerinde gördükleri "sanal sırtlarına" dokunması sonucu onu algılıyormuş gibi hissettiklerini söylediler.

Bir sonraki aşamada, deneklere gösterilen görüntü değiştirildi ve deneklere, sanal gözlükler aracılığıyla, gerçek bedenleri değil, bir mankenin sırtının üç boyutlu görüntüsü gösterildi. Mankenin sırtına kalemle dokunulduğunu gören denekler, buna rağmen önlerinde gördükleri bedeni "hala kendi bedenleri gibi algıladıklarını" ifade etti.

Gözlükleri çıkarılan ve birkaç adım geri yürütülen denekler, eski yerlerine dönmeleri istendiğinde ise gereğinden fazla yürüyerek fiziki bedenlerinin değil, sanal bedenlerinin eski pozisyonuna yakın yerde durdu.

Londra Üniversitesindeki ekibin yaptığı deney de benzer bir mantık üzerine kuruldu. Buradaki ekibin başkanı Dr. Henrik Ehrsson, kendi deneklerinin "sanal bedenleri tehdit altındayken, gerçekmiş gibi algılayarak psikolojik tepkiler verdiğini" saptadı.

Dr. Ehrsson, "Bu deney, beden dışı deneyimde kişinin görsel algısının çok önemli olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir deyişle bedenimizin, gözlerimizin olduğu yerde olduğunu sanıyoruz" diye konuştu.

Bulgularını yorumlayan bilim adamları, bu deneylerin "beden dışı deneyim"i laboratuvar ortamına taşıdığını ve nasıl meydana geldiğiyle ilgili en önemli teorilerden birini sınadığını belirtiyor
http://www.milliyet.com.tr/2007/08/25/son/sonyas04.asp alınmıştır

17 Kasım 2013 Pazar

Huzursuz ruhlar

Huzursuz ruhlar



1807 yılında Barbados'ta bir Hıristiyan mezarlığında akıllara durgunluk veren olaylar dizisi yaşandı. İnanılması güç ama gerçek!

1807 yılında Barbados'ta bir Hıristiyan mezarlığında akıllara durgunluk veren olaylar dizisi yaşandı.

Aynı mezarlığa gömülen cesetlerin her biri yerinden oynuyordu.

Peki "Huzursuz ruhlar" denilen bu esrarengiz olayın sırrı neydi?

1807 Temmuz'unda Bayan Thomasina Goddard'ın cesedi basit ahşap bir tabutla mezar odasının en üst katına konuldu.

Daha sonra delilik intihar ve cinayet gibi kötü şöhrete sahip Chase ailesi kondu.

Ailenin reisi kötü biriydi; kölelerine karşı öyle zalimdi ki adamı ölümle tehdit ederlerdi.

22 Şubat 1808'de bebek Mary öldü; büyük ihtimalle babası bebeği kızgın bir anında öldürmüştü!

Zavallı bebek ağır metal bir tabutla mezara kondu.

Birkaç ay sonra ailenin tuhaflığıyla bilinen delikanlısı Dorcas, kendini bahçedeki bir dolaba kilitleyip havasızlıktan öldü. O da aynı mezara kondu.

Dış kapıya geldiklerinde iki zenci kapıyı açtı. Ağıtlar yakarak tabutu taşayanlar onu takip ettiler, taş basamaklara yöneldiler.

Sadece el fenerinin ışığı vardı. Mezarın iç kapısı açıldı ve herkes korkuyla bağırdı.

Bebek Chase'in tabutu, konulduğu yerin tam karşısında ve baş kısmı yukarıda olarak dik duruyordu!

Ağıt yakanlar tabutu düzelttiler ve Dorcas'ı kızkardeşinin yanına koydular.

Bir ay sonra albay Chase, kendini öldürdü. O da aynı mezarlığa kondu.

8 yıl sonra Chase'lerden olan bir çocuk daha öldü ve mezarlığa getirildi. Bu süre içinde menteşeler paslanmıştı. Kapıyı iki zenci ancak açabildi.

İçeri girenler korkuyla kala kaldılar! Bayan Goddard'ın tabutu normal yerindeydi ama Chase ailesinin tabutları ortalığa saçılmıştı!

Bu çok tuhaftı; zira her birini dört kişi ancak kaldırabiliyordu!

Bir ay sonra mezarlığa çiçek koyan bir kadın 'çatırtı' sesleri ve 'inliyen birinin sesi'ni duydu.

Kadının atının ağzından korkudan köpükler gelmeye başladı ve sonradan veterinerde tedavi görmek zorunda kaldı.

Ertesi Pazar kilisenin dışında bağlı duran atlar korkuyla dörtnala tepeler kaçmaya başladılar ve oradan da denize ölüme atladılar!

Mezarlığın adı gittikçe kötüye çıkıyordu. Sırada Samuel Brewster'in cenazesi vardı. Kimi Küba, kimi Haiti'den gelen 1000 kişilik kalabalık bir cenazeydi.

Şiddetli bir fırtına vardı ve dört zenci köle kurşun tabutu taşıyorlardı; ki yine insanın kanını donduran aynı manzarayla karşılaştılar: tabutlar yine ortalığa saçılmıştı.

Bu noktada işe adanın valisi Lord Combermere karıştı. Sonraki cenazeye bizzat katıldı. Bu seferki, tabutunun yeri hiç bozulmayan Thomasino Goddard'ın kızı Thomasino Clarke'ın cenazesiydi. Vali mezarlıkta bir yeraltı dehlizi olup olmadığına baktı (ki hiç yoktu).

Adamlara yeni tabutu getirmeden önce ters çevrilmiş tabutları düzeltmelerini emretti. Sonra zemini ince kumla kaplattı ve kapıya yeni bir kilit taktırdı.

Son olarak kapı alçıyla mühürlendi. Vali ve adamları alçı ıslakken yüzüklerini iz bırakacak şekilde bastırdılar.

18 Nisan 1820'de güneşli bir günde vali son kez mezarı açtı. Kapıdaki mühür bozulmamıştı.

Ustalar alçıyı kırdılar ama kapıyı ancak bir iki santim açabildiler; çünkü kapıya bir şey dayanıyordu.

Zorlayınca kapı açıldı, ağır bir cisim basamaklara çarparak düştü. Tabii ki bu bir tabuttu.
Mezara girdiklerinde Dorcas Chase'e ait bir kol kemiği gördüler, tabutun kenarından dışarı sarkmıştı.

Bayan Goddard'ın tabutu dahil bütün tabutlar yine rastgele yerdeydi. Vali pes etti. Cenazeyi başka bir yere gömdürdü.

Londra Bilim Müzesi ve Fizik Araştırmaları Derneği'nden araştırmacılar olayı araştırdılar ama hiçbir cevap bulunamadı.

Tabutlar, yer hareketlerinden dolayı devriliyor olamazdı, çünkü mezar bir mercan yatağına yaslanıyordu.

Giriş kapısından başka hiçbir yeraltı dehlizi yoktu.

Kapıdaki mühür bozulmadığına göre birinin gizlice içeri girmesi imkansızdı.

Mezara konulan mücevherlere dokunulmamıştı, dolayısıyla mezar hırsızlarının işi de değildi. Mezarlık bir daha asla kullanılmadı.

  http://www.haber365.com/Haber/Hareket_Eden_Tabutlarin_Sirri/ alınmıştır


Dünyanın en gizemli adasında yatan sır!



Dünyanın en gizemli adasında yatan sır!

Dünyanın en gizemli adası olarak kabul edilen Paskalya Adası, araştırmacıların yüzyıllardır süren çalışmalarına rağmen sırlarını saklamaya devam ediyor.

Adanın tarihi ve barındırdığı medeniyetler hakkında çok sayıda teori ortaya atılıyor. Ancak, kıyı şeridi dev antik heykellerle kaplı adanın on bin yıl öncesine uzanan karanlık tarihi hala aydınlanmış değil. Eski çağlarda “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan ve antik uygarlıkların nasıl yok olduğuna ait sırlar barındıran adanın gizemi çözülemeyecek gibi görünüyor.

Paskalya Adası, bugün üzerinde ağaç kalmamış volkanik bir kara parçası. Tahitili denizcilerin 1860’lı yıllarda Rapa Nui adını verdikleri ada, Şili kıyılarından 3 bin 600 km açıkta bulunuyor. Bu özelliğiyle, dünyanın karaya en uzak noktası unvanına sahip.

Paskalya Adası’nın gövdesini 507 metre uzunluğundaki Terevaka yanardağı oluşturuyor. Doğusundaki Poike ve güneyindeki Rano Kau yanardağlarıyla üçgen şeklini alan ada, okyanus tabanından yükselen 3000 metre yüksekliğindeki bir yanardağdan farksız.

Paskalya bayramı arifesine denk gelen 5 Mayıs 1722’de, Hollandalı denizci Jacob Roggeveen Paskalya Adası’na ayak basan ilk Avrupalı oldu. Ada modern günümüzdeki ismini böyle aldı. Roggeveen ve denizcileri, dört bir yanı dev insan heykelleriyle dolu adada yaşayan yerlilerin neredeyse çıplak olduğunu gördü. Akıllarına gelen ilk şey, yüzlerce heykeli bu ilkel insanların yapmış ve kıyıya dizmesinin imkânsız olduğuydu.


Gizemli Heykellerin Öyküsü

Norveçli kaşif Thor Heyerdahl, 1950’lerde Paskalya Adası’nda Güney Amerikalı yerlilerin yaşamış olduğu iddiasını ortaya attı. Ancak, adada bulunan kemikler üzerinde yapılan DNA analizleri, halkın Pasifik Okyanusu’ndaki adalardan gelen Polinezyalılara ait olduğunu gösterdi.

Bir mezarda yapılan karbon testi ise adaya ilk olarak 318 yılında ayak basıldığını ortaya koydu. O yıllarda, Paskalya Adası’nın çok sayıda kuşun yaşadığı gür ormanlara ve verimli topraklara sahip olduğuna inanılıyor. Gıda kaynaklarının bol olduğu adanın nüfusu artınca, halk kendine özgü din ve sanat kültürünü oluşturdu.

Adanın temel kültürü moai heykelleriydi.  Bu heykeller, adanın çevresini yaklaşık 1.5 km aralıklarla çeviren “ahu” adındaki taş platformlara dikildi. İlk zamanlarda, adanın çevresini saran yaklaşık 250 ahu üzerinde 288 moai bulunuyordu. Ayrıca, 600 moai adanın dört bir yanına dağılmış bir halde tamamlanmadan bırakıldı. Ortalama bir moai’nin 4,5 metre uzunluğunda ve 14 ton ağırlığında olduğu düşünüldüğünde, bu heykelleri kıyı şeridine çekebilmek için 50 ile 150 kişinin çalışması ve çok sayıda ağaç gövdesi kullanılması gerekiyordu.

ADA MEDENİYETİNİN SONU
Tamamlanmadan bırakılan 600 moai, Paskalya Adası’ndaki medeniyetin nasıl sona erdiğini gösteren en önemli ipucu oldu. Araştırmacı Jared Diamond’a göre, Paskalya Adası’na ilk ayak basan insanlar, yüzyıllar sonra adanın kaynaklarını tüketme noktasına getirdi. 15’inci yüzyılın başından itibaren adadaki ormanlar yok oldu, verimli topraklar erozyona uğradı, ırmaklar kurudu ve kuşlar adayı terk etti. 
Tarımın çökmesi, balıkçıların tekne yapacak ağaç bulamaması ve vahşi hayvanların telef olması, ilk önce kıtlığın, ardından yamyamlığın ortaya çıkmasına neden oldu. Sonuç olarak Paskalya Adası toplumunu bir arada tutan liderler ve dini sınıf aç kalan halkın üzerindeki kontrolünü yitirdi. 17 ve 18’inci yüzyıllarda yaşanan klan savaşları ada nüfusunu iyice azalttı, moai’ler hasar gördü. Son olarak, Avrupalıların suçiçeği ve dizanteri getirdiği adada, halk hastalıklardan öldü, bir kısmı öldürüldü, diğerleri ise köle edildi ve medeniyet çöktü.

“CENNETE BAKAN GÖZLER”

Ortodoks arkeologlar, Paskalya Adası’na ilk kez denizde kaybolan Polinezyalıların 318 yılında ayak bastığını kabul etti. Ancak gizemli ada üzerinde yapılan araştırma sayısı arttıkça, yeni teoriler ortaya atıldı. Bunlardan bir tanesi, Paskalya Adası’nın çok daha büyük bir toprak parçasının geride kalan kısmı olduğu ve binlerce yıl öncesine uzanan bir tarih sakladığı.


Üç araştırmacı, Graham Hancock, Colin Wilson ve Rand Flem-Ath, Paskalya Adası’nın Dünya’da kutsal bir coğrafyayı temsil ettiğini öne sürdü. Onlara göre, gizemli adanın tarihi eski çağlarda yaşanan büyük sel felaketlerinin öncesine rastlıyor.

Hancock, “12 bin yıl önce buzullar henüz erimemişken, okyanuslardaki su seviyesinin 100 metre daha alçak olduğunu ve Pasifik bölgesinde And Dağları kadar uzun adalar zinciri bulunduğunu” iddia etti. Hancock ve meslektaşlarına göre, Paskalya Adası aslında büyük kısmı sular altında kalmış bir kara parçasının tepesi.

Rapa Nui isminin yanı sıra, Paskalya Adası’nın antik isimlerinden biri “Te-Pito-O-Te-Henua”.  Anlamı, “Dünyanın Merkezi”. Bir diğer ismi de “Mata-Ki-Te-Rani”, yani “Cennete Bakan Gözler”. Bazıları, günümüz araştırmacıların göz ardı ettiği mitolojik bilgiler dikkate alındığında, Paskalya Adası’nın binlerce yıl önce var olan ve gözlemevleriyle gökyüzünü araştıran antik bir uygarlığa ev sahipliği yaptığını öne sürüyor.

Hancock, “Cennetin Aynası” adlı kitabında, Paskalya Adası’nın büyük tufanlardan önce yaşamış bir uygarlığın evi olduğunu ve çok önemli bir konuma sahip olduğunu belirtti. Bu özel konum, dünyadaki kutsal yerlerin matematiksel yerlerini mükemmel bir şekilde gösteriyordu.
ANTİK GÖZLEMEVİ AĞI

İki diğer araştırmacı, Christopher Knight ve Robert Lomes, Paskalya Adası’nın konumunun neyi ifade edebileceğini araştırdı. “Uriel’in Makinesi” adlı kitaplarında, Paskalya Adası’nın “küresel bir gözlemevi ağının parçası olduğunu” belirttiler. Onlara göre, bu gözlemevleri gelecekte yaşanacak meteor çarpmaları ve yer tabakalarının hareketiyle gerçekleşecek felaketleri önceden tespit etmek için kullanılıyordu.

Ortaya atılan teori şuydu: Efsanelerde anlatıldığı gibi M.Ö 13 ve 8’inci yüzyıllar arasında yaşanan sel felaketleri, buzulların erimesinden kaynaklanmadı. Tersine, sayısız uygarlığı yok eden felaketlerin nedeni,  kozmik cisimler ve kuyruklu yıldızlardı. Bu felaketler ise şunlardı:

1- Atlantis’in sular altında kalmasına neden olduğu düşünülen sel felaketinin yaşandığı M.Ö 9600’da, kozmik bir cismin Güneş Sistemi’nden geçmesi Dünya’da çok büyük depremlere neden oldu.

2- M.Ö 7640 yılında Dünya’ya yedi kuyruklu yıldız çarptı. Çarpmanın etkisiyle hızı saatte 700 km’yi bulan, 5-8 km uzunluğunda dalgalar, yanardağ patlamaları ve depremler tüm Dünya’yı sarstı.

Sonuç olarak, Yontma Taş Devri’nin öncesine rastlayan bu iki olay, bir zamanlar kıyı bölgelerine kurulu şehirleriyle Pasifik Okyanusu’nda var olmuş bir ada uygarlığını da yok etmiş olabilir. Yani Rapa Nui’yi.

Tüm bu bilgiler, 12 bin yıldan daha eski bir tarihte sel sularıyla yok olduğu düşünülen Mu ve aynı kaderi paylaşan Atlantis’in yanı sıra, her ikisine benzeyen bir diğer önemli medeniyetin daha var olmuş olabileceğini gösteriyor.  Birçok antik uygarlık gibi, gökyüzünü anlamaya çalışmak için astronomi alanında çok gelişmiş olduğunu tahmin edebileceğimiz bu uygarlık, Pasifik Okyanusu’nun binlerce metre derinliğinde saklı olabilir.
http://www.veteknoloji.com/dunyanin-en-gizemli-adasinda-yatan-sir-42207--.html alınmıştır

İstanbul’un tılsımlı yerleri !

İstanbul’un tılsımlı yerleri !

Yaklaşık 3 bin yıllık tarihinde birçok medeniyetlere evsahipliği yapan İstanbul, tarihte çeşitli belalardan korunmak için “tılsımlı” anıtlara emanet edilmiş.

Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi, kültür tarihi araştırmacısı Süleyman Faruk Göncüoğlu'nun Eminönü Belediyesi'ne hazırladığı ''İstanbul'un İlkleri ve Enleri'' adlı kitabında Bizans İmparatorları Yanko, Vezondan ve Konstantinus'un kenti türlü belalardan korumak amacıyla diktikleri 15 tılsımlı anıta yer verildi.

Kitapta bu tılsımlı sütunların ''kenti kötülüklerden, hastalıklardan, depremden ve yılan, çıyan, akrep, kurt gibi hayvanlardan koruduğu, karı-koca kavgasını bitirdiği, insanları sağlıklı ve genç kıldığı kaydedildi.

İstanbul'da Suriçi'nde bulunan 15 tılsımlı anıt ile dikilme nedenleri ve söylenceleri şöyle:

-Arkadius Sütunu: Avratpazarı'nda (Cerrahpaşa) bin parça beyaz mermerden yapılan merdivenli yüksek sütundaki peri yüzlü heykelin yılda bir defa bir feryat kopardığında yeryüzündeki kuşların heykelin etrafında döndüğüne inanılmış. Bu kuşların binlercesinin yere düştüğü ve bunların halk tarafından yendiği de söylenceler arasında yer alıyor.

-Çemberlitaş: Tavukpazarı denilen (Çemberlitaş) yerde bulunan kırmızı renkli som mermerden yapılan bu sütunun hanedanı kötülüklerden, hastalıklardan ve fesattan koruduğuna inanılmış.

-Kıztaşı: Saraçhane'de Büyük Pozantin'in kızının mezarı üzerine dikilen bu tılsımlı sütunun, imparatorun kızını yılanlardan, çıyanlardan ve karıncalardan koruduğuna inanılmış.


GENÇLİK ATEŞİ

-Altımermerli Sütun: Altımermer (Kocamustafapaşa) denilen yerde herbiri eski bilginler tarafından altı adet mermerden yapılan ve üzerinde sinek, leylek, horoz ve kurt resmi bulunan sütunun kenti sivrisinek ve kurtlardan koruduğuna inanılmış.

Ayrıca, leyleğin yılda iki kere çığlık attığı, birinci çığlıkta bir anda kentin leyleklerle dolduğu, ikinci çığlıkta da tüm leyleklerin ortadan kaybolduğu, horozun 24 saatte bir öterek bütün horozlara önderlik ettiği de söylenceler arasına girmiş.

-Genç bir erkek ve sevgilisinin birbirleriyle kucaklaşmış haldeki tunçtan heykeli de, kavga eden karı-kocadan biri heykeli kucakladığında hemen barıştıklarına inanılırmış.

-Bilgin Calinus'un beyaz mermer üzerine yaptırdığı ihtiyar adam ve kadın resimli heykelinin ise, geçinemeyen bir erkek ile kadından birinin heykeli kucakladığında hemen boşanacaklarına inanılmış.

-Sultan Beyazıt Hamamı'nın altında bulunan dört köşeli sütun: Bu sütun sayesinde kente veba hastalığının girmediğine inanılmış.

-Tekfur Sarayı'ndaki tunçtan ifrit heykeli: Bu heykelin yılda bir kez etrafına ateş saçtığı, bu ateşten bir kıvımcım alabilen kişinin çok sağlıklı yaşadığı ve genç kaldığına inanılmış.

DEPREM ÖNLEYEN MIKNATIS

-Zeyrek'te Hazreti Yahya Kilisesi bitişiğindeki mağara: Her kış ''koncoloz'' denilen cadıların bu mağaradan çıkarak, arabalara binip şehri dolaştıklarına inanılmış.

-Ayasofya'daki dört sütunlu anıt: Azrail, Cebrail, İsrafil ve Mikail resimleri bulunan bu sütunların her birinin ayrı bir tılsım olduğuna inanılmış.

-Atmeydanı'ndaki Milyobar (Örme Sütun) anıtı: 300 bin taştan yapılma bu sütunun tepesinde bulunan çok güçlü bir mıknatıs sayesinde İstanbul'un depremlerden korunduğuna inanılmış.

-Sultanahmet'e dikilen Burma Sütun: Üç başlı ejderha şeklinde olan bu sütunun başının biri bir yeniçeri tarafından kılıçla koparıldıktan sonra tılsımın kısmen bozulduğu ve İstanbul'da birdenbire akreplerin görüldüğüne inanılmış.

H A B E R 3 - Türkiye'nin Haber Sitesi.htm

Kendini imparator ilan eden adam



Kendini imparator ilan eden adam


Olay ABD nin san Francisco kentinde geçmiş:Bir İngiliz kendini ABD imparatoru olarak ilan etmiştir.Adı Jashua Norton'dur.1819 da Londra'da doğmuştur.

Jashua birçok işe girip çıktıktan sonra birden bire ortadan kaybolur.Aradan geçen üç yıl boyunca kendisi hakkında hiç bir bilgi edinilemez.

Tekrar kaybolduğu bir dönemde birden çıkar ortaya Bir eylül günü San Francisco'da yayınlanan Evening Bulletin gazetesinin yazı işleri müdürünün odasına gelmiştir.Şaşıran gazeteci adamı merak eder.

Bu Jashua dır.Başında yüksek ,yeşil bir silindir şapka vardır.şapkasının önüne kırmızı bşr horoz tüyü dikmiştir.Şapkanın altında ise ,hiç gülmeyen gayet ciddi bir yüz vardır.Üzerinde de koyu yeşil,üniformaya benzer,omuzları yaldızlı apoletlerle süslü bir giysi vardır.Kemerde elini hiç ayırmadığı bir kılıç asılmaktadır.Ayağında kenarları kırmızı biyeli bir pantolon bulunmaktadır.

Yazı işleri müdürünün şaşkın bakışları arasında adam sakin ce ciddi olarak konuşmaya başladı:"Ben ABD ri imparatoru l.Norton'um." Bunları söyledikten sonra bildirgesini yazı ileri müdürüne uzattı. Bildirgesinde ABD halkının isteklerini yerine getirmek için imparator ilan ettiğini yazıyordu. Her eyaletin temsilcilerinde oluşacak bir meclisin kurulmasını istiyordu. Bu meclis ona halkın istediği yasaların çıkarılmasında yardımcı olacaktı.

Ertesi gün ilgili gazeteyi okuyanlar gülmekten kırılıyordu,,ayrıca yazı işleri müdürüne telgraf çekip bu konuda daha çok bilgi verilmesini istiyordu.Ama  Jashua hiç gülmüyordu.Kendisini  İmpartor ilan etmezden önce hükümetin hala hala işbaşında olmasına çok  çok sinirleniyordu.böylece gazetede yayımladığı bir emirle ABD ordusuna kuvvet kullanarak devirmesi görevini veriyordu.

Her yaştan san Francisco'lunun sevgilisi olmuştu.O da onlara tebaam diyordu.Bir süre sonra gazetenin matbaasına kendi adına para basmaları emrini verdi.Basılan paraları halkta büyük ilgi gördü.Her bir banknot elli sentten satılıyordu.Sonra vergi toplamaya başlayacağını duyurdu.Herkes çok küçük bir parayı gülümseyerek veriyordu.En iyi otellerde kalıyor lokantalarda yemek yiyordu.Ünü tüm ülkeye yayılmıştı.

Günün birinde mesleğe yeni başlamış bir polis memuru onu tutukladı. Fakat  karakola gidince  komiser özür üstüne özür dileyerek kendisini serbest bıraktı.

1880 yılında bir gün aniden öldü İmparator (!) cenazesine 30.000 kişi katıldı. Cenazede san Francisco valisi bir konuşma yaptı.Günümüzde san Francisco halkı onu hala gülümseyerek anmakta ve çocuklarına anlatmakta...


16 Kasım 2013 Cumartesi

Babil'in İhtişamı

Babil'in İhtişamı

Bugün Irak sınırları içinde kalan Mezopotamya bölgesindeki Babil İmparatorluğu'nun başkenti Babil ,bir zamanlar dünyanın en güzel kentlerinden biri olarak biliniyordu.Bugünün ise dünyanın yedi harikasından biri sayılıyor.

Bir zamanların bu en güzel kentinin yerinde bugün sadece kalıntıları bulunuyor. Bu kalıntılar ise ,M.Ö. 6.yüzyılda yaşayan ,Babil İmparatorluğu'nun en ünlü krallarından biri olan Nebukadnezar tarafından kurulan kentin  yalnızca kimi bölümleridir.Kentin geri kalan bölümleri ,bakımsızlık ve ilgisizlik yüzünden ,yılların harabedici etkisiyle yok olmuşlardır.

Babil'in gözalıcı şaşaasını tanımlayan ünlü tarihçi Heredot'a göre kent bir kare biçimindeydi ve çevresinde 91 metre yüksekliğinde ,26 metre kalınlığında duvarlar bulunuyordu.Kenti bir baştan bir başa geçen "Alay yolu" adında kutsal bir cadde vardı.Özel törenlerde dinsel olaylar bu caddede resmi geçit yapıyorlardı."Alay yolu" ,İki yanında kuleler bulunan ve hayvan figürleriyle süslenmiş olan iştar kapısı adında bir kapıyla kentin dışına açılıyordu.Kent Fırat tarafından ikiye bölünüyordu.Kent kurulurken,ırmağın tam ortadan geçmesine özellikle itina gösterildi.Irmağın kenarlarında tuğladan yapılmış rıhtım,rıhtımın kenarında da duvarlar vardı.Böylece hem ırmağın taşmasına karşı önlem alınmış oluyor,hem de bir gezinti yeri olarak yararlanılıyordu....Irmağın kıyısına ,duvarlarda bulunan kapılardan geçilerek iniliyordu.Bu kapılar aynı zamanda ,rıhtımı ,kentin ana caddesine de bağlıyorlardı.

Kentte bir çok görkemli bina bulunuyordu. Bunların içinde en şaşaalı olanı,tabiki İmparatorluk Sarayı idi.Ayrıca parmak ısırtacak güzellikte tapınaklar.da kentin güzelliğine çok şey katıyorlardı...
Bu tapınaklardan biri, Babillilerin baş Tanrısı Marduk'a ithaf edilmiş, bir diğeri de tanrı Baal'ın şerefine inşa edilmişti. Bu her biri ,bir aşağıdakinden daha küçük olan ve birbirine merdivenlerle bağlı olan katlardan oluşan dikdörtgen şeklinde bir bina idi.İşte bu bina ,İncil'de sözü edilen ünlü Babil Kulesi'nin ta kendisiydi.O dillere destan asma bahçeleri ise ağaçlarla ve çeşitli süs bitkileriyle kaplı olan tuğladan yapılmış teraslardan oluşuyordu...Uzaktan bakıldığında ,tapınak neredeyse ağaçlar ve bitkiler yüzünden görünmüyordu.

Babil, M.Ö.539 yılında Pers Kralı Kirus tarafından ele geçirildi, yağmalandı, duvarları yıkıldı ve Babil uygarlığı tarihe karıştı.

9 Kasım 2013 Cumartesi

MEVLANA Hz. sırrı bir defa okuyun Mezar odasının sırrı

MEVLANA Hz. sırrı bir defa okuyun
Mezar odasının sırrı


O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma 'Da Vinci şifresi' gibi esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum.

Bu, bir sanduka ve  onun altındaki mezarın hikáyesi.

Ama öyle basit bir hikáye değil.

Hikáye 13'üncü yüzyılda başlıyor ve 1930'da esrarengiz bir aile trajedisine kadar uzanıyor.

Hikáye beni çok etkiledi.

Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.

SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA

Geçen salı günüydü.

Hayatımda ilk defa Konya'ya gitmiştim.

Konya'da Mevlana Müzesi'nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp götürdü.

Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememi?ti.

İçerden çok hafif bir ney müziğii geliyordu.

Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.

Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.

Mevlana'nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten farklı de?ildim.

Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı'nın anlattığı o müthiş hikáye başladı.

Daha doğrusu, o sandukanın altındaki 'mezar odasının sırrı'...

500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE

Nefesimi kestim ve onu dinledim.

İşte ondan dinlediklerim.

Anlatıldığına göre her şey 1273'te Konya'da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı.

Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor.

Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii'nden, 500 metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.

Müslümanlar Mevlana'nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, 'Bize İsa'yı da Musa'yı da Mevlana öğretti' diyerek bunu reddetmişler.

Mevlana'nın kabrinin altına bir 'mezar odası' bulunuyor.

MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 KİŞİ İNDİ

Eski Türklerde mezarların altına Farsça 'zir-i zemin' yani 'zeminin altı' denilen bir mezar odası yapılırmış.

Mevlana'nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.

Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş.

Sadece bir kişi hariç.

Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana'nın türbesini ziyarete geldi?inde, mezar odasının içinde ne oldu?unu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş.

Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler.

Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.

Veya düşürmüş.

Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş.

Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş.

Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş.

Dr. Naci Bakırcı, 'Çocuğun dilinin neden tutulduğu hala bilinmiyor' diyor.

KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ

İşte bu olaydan sonra 'mezar odasının sırrı' iyice merak edilmeye başlanmış.

Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştuş

Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.

Ancak bir başka iddia daha var ki, o 'mezar odasının sırrını' daha da koyulaştırıyordu.

Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış.

Mevlana'nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.

Kız çocuğu orada yatan Mevlana'yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.

Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.

O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kur?un hiçbir zaman kaldırılmadı.

Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizli?e gömüldü.

1930'LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA

Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor.

Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır'daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı.

Bu olayın iki tanığı vardı.

Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt isimli biri.

Öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı'ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca.

1930'lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi'nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir.

İçinden 'Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem' diye geçirir.

Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.

O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ

Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.

Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir.

Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt'un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

'Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...'

Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.

Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:

'Müdür bey, yetiş evin yanıyor...'

Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.

İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.

Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.

KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA

Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.

Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.

Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemi? ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.

Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kim bilir hangi hayallere dalmıştı.

Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk alacakaranlığın içinde kaybolur.

Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş işten geçmiştir.

Çocuk öteki dünyaya göçmüştür.

Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür hüngür ağlamaktadır.

O adam, Konya'dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt'tur.

Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.

MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER

Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya'ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi'ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:

'Yetmedi mi? Affet artık...'

Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi?

Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?

Bunların cevabı yok.

Ben bunları anlatan insanlardan dinledim.

Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını muhafaza ediyor.

Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.

Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen ihtiyacımız olacak.

Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı küçücük odalar var.

Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...

www.haber3.com dan alınmıştır

7 Kasım 2013 Perşembe

Vezüv'ün Ölüm saçtığı gün


Vezüv'ün Ölüm saçtığı gün

M.S.79 yılının 25 ağustos günü, saat sabah 8.30 genç bir Romalı asil Vezuv yanardağının alev alev yanan lavları arasında, Pompei kentinin haritadan silinişini dehşetle izliyordu. Aynı anda, amcası Romalı kumandan Plinny' yi kendisiyle beraber kaçmaya ikna edemediği için üzülüyordu. Kumandan Plinny ölüme gitmişti. Açık denizde bir gece öncesinden başlayan felaketi görünce, gemisinin dümenini Pompei'ye kırmış ve ölümle buluşmuştu. Yeğen Plinny, amcasının peşinden gitmedi ve kuzeydeki Misenium burnuna giderek, faciayı belgeleyen ve saat saat kaydeden tek bilinçli tanık oldu.

Plinny' in tanıklığını  belgeleyen kanıtlar sonradan bir kitapta toplandı. Bu kitap yüzyıllar sonra Fransa'da bir manastırda bulunacak ve bir kütüphane müdiresi sayesinde ortaya konacaktı.

Genç Plinny gördüklerini şöyle anlatıyor:
"Amcam korkmadan son hızla yanardağa doğru gitti.Belki birilerine yardımcı olmak istiyordu.Belki de kaderine yol alıyordu.Görüş uzaklığını sıfıra indiren bir kül yağmuru içindeydik.Kıyamet kopuyordu,toprak ve deniz yanıyordu.,

Tayfalar, ailelerinin ve evlerinin başına gelenlerden dolayı kahroluyorlardı. Ama beklemekten başka yapacak  bir şeyi yoktu.25 Ağustos sabahı şafağın söktüğü bile anlaşılamadı. Kıyıya yaklaşmak istedim ama deprem dalgaları gemiyi itiyordu. Sonra güneşi göremediğimizi fark ettik. Hala geceydi. Bize bu izlenimi veren kalın, zifiri siyah bir kül tabakasıydı. Korkunç bir kükürt kokusu vardı ve zor nefes alıyorduk.

Son hızla, bu karanlık geceden uzaklaştık. Kalın bulut tabakasından ancak 32 Km. Sonra çıkabildik. Gündüzü o zaman fark ettik. O zaman Vezüv' ün son patlamasından sonra, Pompei’ nin yerinde yeller estiğini ve felaketin büyüklüğünü anlayabildim."
Vezüv yanardağı, İtalya'nın özellikle Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık 2000 yıldan beri susmuş olan bu yanardağ, hala arada bir homurdanıyor. Kötü ününden dolayı birçok Papa, Vezüv' ü "Tanrı'nın gazap çeşmesi" ya da "İbret dağı" şeklinde adlandırır. Kutsal kitaplarda yer alan ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felaketlerle Pompei ve Herkülanyum faciası özleştiriliyor.

Tanrının gazap çeşmesi

Vezüv yanardağı İtalya’nın özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık 2000 yıldan beri suskun olan bu yanardağ hala arada bir homurdanıyor. Kötü ününden dolayı birçok Papa Vezüv’ü “Tanrının gazap çeşmesi” ya da” İbret dağı” olarak adlandırdı. Vezüv’ün bir tür uursuz tanımlanması boşuna değildir. Kutsal kitaplarda yer alan ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felaketle, Pompei ve Herkülenyum faciası özdeşleştiriliyor.

Vezüv’ün batı yakasında Napoli doğu yamacında ise Pompei yer alıyor. Herkülenyum, Vezüv’ün batı eteğindedir.  2000 yıl önceki lav ve kül felaket, bu iki kentin insanlarını o kadar ani yakaladı ki sonuçta ortaya akıl almaz bir mumyalama tekniği çıktı. Felaket öylesine ani olmuştu ki her şey 2000 yıl öncesindeki olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.

Geçen yüzyıllar içinde bölge uğursuz olarak kabul edildi. Pek araştırma yapılamadı. Fakat çağdaş arkeologlar daha cesurdular. Bitmez tükenmez bir çalışma ve enerji ile binlerce yıl önce yeraltında kalan şehri ortaya çıkarmaya çalıştılar. 
Sapıklar kenti

Pompei ve Herkülenyum halkı doğudan gelen göçmenlerdir. M.S.79 yılına kadar bölgede birkaç ufak depremin dışında doğal bir afet kaydedilmedi. Pompei doğal konumu ve mükemmel limanı nedeniyle kurulduktan kısa süre sonra gelişmeye başladı. Zamanının önemli ticaret merkezlerinden biri haline geldi. Kısacası Pompei Akdeniz kolonileri arasında en önemli ticaret merkezi konumuna geldi. 

Bu hızlı gelişim Pompei ye ticaret ve zenginlik ve bolluk getirdi. Kent mimari ve sosyal refah bakımından çağdaş kentlerin çok üzerinde yer aldı. Sonuçta bu kolay ve lüks yaşam insanları yeni heyecanlara ve yeni arayışlara itti. Bu arayış bir çok toplumda olduğu gibi Pompei halkında da bedensel zevkler üzerinde yoğunlaştı. Roma dönemi İtalya’sında cinsel yaşam bozukluğu yaygın ve gelenekseldir. Fakat Pompei, bu yönden lider olabilecek kadar ileri gitmiş bir kentti. İşte Papaların uğursuz ve lanetli tanımının arkasındaki gerçek herhalde buydu.

Bilinmeyen

Popüler Yayınlar