16 Ocak 2015 Cuma

ll. Ramses canlanıyor

ll. Ramses canlanıyor

Ahmet bin aziz, o akşam nöbeti arkadaşından devralır almaz her zamanki gibi müzeyi şöyle bir dolaşmaya başlamıştı. Hergün binlerce ziyaretçinin Kahire ulusal müzesinde hayret ve zevkle izledikleri firavun ll. Ramses’in mumyasının bulunduğu odaya girdi. Sıcak mısır güneşinden gerek tarihin, gerekse ziyaretçilerin rahatsız olmaması için yekpare taş bloklardan yapılmıştı koca bina. Tıpkı bir piramit gibi..

 1886 yılında müzeye misafir olan ll. Ramses’in mumyası kalın kırılmaz camdan yapılmış havasız camekânın içinde öylece yatmaktaydı. Herşeyin yolunda olduğuna kanaat getiren Ahmet, geniş camdan içeri dolan ay ışığının yeterli olduğunu düşünerek, elektrik düğmesine elini uzatmıştı ki birden büyük bir çatırtı, ardından da kırılan cam sesleri duydu. Dönüp hükümdarın tabutuna baktığında korkudan dizlerini bağının çözüldüğünü hissetti. Firavun’un lahid içinde uzanmış, yatan mumyası birden bire kalkıp oturmuş, başını kuzeye çevirmiş, göğsü üzerinde kavuşturulmuş kollarını iki yana açarken sağ koluyla camları kırmış ve yarı aralanmış gözleriyle ağzını da haykırmak istercesine açmıştı.

Bekçinin sabaha karşı kendinden geçmiş baygın gövdesini bulanlar, odadaki dehşet verici manzara karşısında cesaret edipte içeri girememişlerdi. Fransadan gelen eliptologlar olayı kolayca çözümlediler(!) Onlara göre oda aşırı sıcaktı. Mumyayı böylesine etkileyen bu canlanma olayının nedeni Mısır güneşinin kavurucu sıcağıydı . Ancak ll. Ramses’in 1000 yıl piramitte kaldıktan sonra, 1886 da getirildiği Kahire Ulusal Müzesinde 1968 yılına dek nasıl sıcaktan etkilenmeyip öylece kımıldamadan durmuş olduğunu uzmanlara sormak kimsenin aklına gelmemişti. Öyle ya asırlardır Mısır'ın aşırı sıcağına dayanan mumya 60 dereceye yükselen güneşli sımsıcak bir gün yerine normal sayılabilecek mehtaplı bir geceyi seçmişti kalkmak için.

Bu olayda bir önceki gibi unutulup gitti.

Ancak unutulmayan tek şey müze idarecilerinin aldıkları önlemlerdi. Bunlara göre gece bekçilerinin kesinlikle güneş battıktan sonra odaya girmeleri yasaktır. Kalın bir demir kapıyla örtülü Ramses’in odasına özellikle dolunay gecelerinde içeriden gelen bazı garip sesler duysalar bile, bekçiler genellikle yanaşmazlar, ertesi sabah odaya giren görevliler olağanüstü bir şeyle karşılaşmazlar.


15 Ocak 2015 Perşembe

Dans eden heykelcikler

Dans eden heykelcikler

1950 de Meksika’nın Acambara yöresinde araştırmalar yapan arkeolog –bilim adamı Waldemar Julsrud pişmiş kil, taş ve kemikten yapılmış bir düzine kadar heykelcik bulmuştu.

Çeşitli insan ve hayvan figürlerini simgeleyen bu eserler gerçeğe o kadar uygun yapılmıştı ki insanın neredeyse onların canlı olduğuna inanası geliyordu.

Güneş batıp ta çadırına istirahata çekildiğinde Julsrud, masanın üzerinde yan yana yerleştirdiği bu garip heykelcikleri inceliyordu.

İşte o anda hayret ve şaşkınlıktan aklını kaçıracak gibi oldu. Heykelcikler kelimenin tam anlamıyla canlanmışlar, ellerini, kolların, kafalarını, kuyruklarını oynatıyorlardı.

Bu ürkütücü manzaraya daha fazla dayanamayan Waldemar Julsrud, telaşla yardımcılarını çağırdı. Az sonra küçük çadırı dolduran altı bilim adamının gözleri önünde heykelcikler garip danslarını sergiliyorlardı. Bu inanılmaz olay ilk güneş ışığı çadıra girene dek devam etti. Tüm gece boyunca uzuvlarını hareket ettirerek konuşurmuşçasına çenelerini açıp kapayan heykelcikler hareketsizleştiler. Ta ki, yerleştirildikleri kurşun sandık tam bir ay sonra Köln üniversitesi araştırma bölümünde açılana kadar.
Aynı dansı orada da tekrarlayan heykelcikler yine güneş doğunca hareketlerine son veriyorlardı…

Uzun bir süre bu garip olayı araştıran bilim adamları bir sonraki ay, aynı gece dansları tekrarlanınca gerçeğe ulaşma fırsatını yakaladılar.  Gece gökyüzünde prıl prıl bir ay vardı. .. Dolunay… Artık işin sırrını çözmüşlerdi. Her ay tam dolunay gecesi heykelcikler canlanıyordu. Nedeni bulmuşlardı ama bilim dünyasına bunu nasıl anlatacaklardı… 

Onlarda işin zorluğunu düşünerek susmayı tercih ettiler. Evet, bugün Köln Üniversitenin gizli bir bölümünde dolunayda dans eden heykelcikler var. Ayın belirli bir gecesinde canlanıp dans eden heykelcikler. Hemen her 6 ayda bir bilim heyeti olayın niteliği hakkında araştırmalar yapıp, üniversite rektörlüğüne bir bildiri sunar. Ancak nedendir bilinmez bu garip olay kamuoyuna duyurulmaz.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Adadaki heykeller

Adadaki heykeller


 “Adada altıbin kişi yaşıyor. Heryerde büyük kulaklı kırmızı taçlı dev heykeller var. Adaya Easte Island adını veriyorum.” 1722 yılında Hollandalı Amiral Roggeveen hiçbir harita da rastlamadığı ilginç adayla ilgili raporunda böyle yazıyordu.

Sözü geçen heykeller bacaksız ve kolsuz insan figürleriydi. En büyük özellikleri çok büyük kulaklarıydı. Yüzlerinde hiçbir anlam yoktu. Gözleri çukur, dudakları inceydi. Başlarında da kırmızı taştan yapılmış birer taç vardı. Boyları beş metreden oniki metreye kadar değişiyordu. Sayıları 230 taneydi ve genellikle sönmüş bir volkanın çevresinde yoğunlaşıyorlardı. Şapkaları dışında tüm parçaları yekpare taştan yapılmıştı.

Bu heykeller kimi temsilen yapılmış? Ada da ne işleri var? Niçin sayıları bukadar çok. Kim yapmış? nasıl yapmış? Bütün bu sorulara bir cevap bulabilmek için gezginler büyük bir çaba sarfetmişler. Ama sonuç herzaman sıfır olmuş…

Sırrın çözülebilmesi için tek bir umut var. Yine adanın çeşitli yerlerinde bulunan 67 tane taş tabletin üzerindeki yazıların okunabilmesi bu amaçla dünyanın dört bir yanından uzmanlar getirilmiş fakat hiçbiri bu ilginç alfabeyi çözememiştir.

Ada da yaşayan yerliler ise pek inandırıcı olmayan bir hikâye anlatıyorlar Esrarengiz heykellerle ilgili;

“Çok Yıllar önce Maraerenga krallığı isminde bir ülke varmış. Ülkenin kralı ölünce yerine Ko adındaki oğlu geçmiş. Kral Küçük oğlu Hotu Matua da ülkeden çıkmaya zorlanmış. Çaresiz kalan Hotu ailesi, yakınları ve hizmetçiler ile birlikte denizlere açılıp kendine bir ülke aramaya başlamışlar.
 Sonunda Easter Island’a gelip yerleşmişler. Kralın yakınları büyük kulaklı aristokratlar hizmetçileri ise küçük kulaklı yoksullarmış. Hotu ölene kadar adada mutlu bir yaşam sürülmüş. Ama daha sonra yönetimi eline geçiren büyük kulaklı aristokratlar, hizmetçilere köle gibi davranmaya başlamışlar. Sonunda isyan eden hizmetçiler bütün büyük kulaklıları öldürmüşüler. Hotu’nun anısına da bu heykelleri dikmişler. Gerçek böyle olsa ada da onbinlerce kişinin yaşamış olması gerekir. Çünkü böylesine büyük heykelleri yapabilmek için enazında küçük bir ordu gerekir. Üstelik Easter Island’a böylesine büyük yekpare taşlara rastlanmıyor.

Bütün sırrın çözülmesi taş tabletlere bağlı. Artık bu umut da yavaş yavaş kayboluyor. Çünkü yerliler tabletleri saklamışlar.


Belkide adanın gerçek sırrı hiçbirzaman bilinemeyecek

12 Ocak 2015 Pazartesi

Kaybolan Ülke ATLANTİS



Kaybolan Ülke ATLANTİS 



Atlantik Okyanusundaki muhteşem efsanevi ada …

Atlantis Aralarında Eflatun’un da bulunduğu antik çağ’ın pek çok Yazarı ve düşünürünün eserlerinde anlatılmaktadır.

Milattan yaklaşık 600 yıl kadar önce Atinalı kanun koyucu Solon’a bir grup mısırlı rahip denizin ortasında bulunan fantastik bir krallıktan sözetmişlerdi. Bu rahipler Solon’a bu krallığın 9000 yıl önce çok güçlü bir krallık olduğunu anlatmışlardı.

Eflatun’un anlattığı öyküde de Atlantis’in iç içe geçmiş birkaç adadan oluştuğu söylenmektedir. Ortada bir su kanalıyla çevrilmiş bir ada bulunmaktadır. Bu su kanalı da çemberimsi bir adayla çevrelenmiştir. Bu adanın da etrafı çemberimsi bir su kanalıyla kuşatılmıştır. Tümü birden iç içe dokuz su ve dokuz da kara çemberi bulunmaktadır.

Atlantis hükümdarı, Yunan mitolojisinde Poseidon adı verilen deniz tanrısı Neptün dür.  Neptün  burada karısı Cleito ile birlikte yaşamaktadır. Beş ikiz olmak üzere toplam on tane oğulları bulunmaktadır.  Bu on erkek çocuktan Atlas adını taşıyan biri en ortada bulunan adanın kralı olur. Diğer dokuz kardeş ise geride kalan çember halindeki dokuz adaya hükümdar olurlar. 

Atlantis’in kralları ve halkı işte bu on çocuktan türemişlerdir.

Atlantis zengin ve müreffeh bir ülkedir. Atlantis kenti de kırmızı ve siyah taşlardan inşa edilmektedir.
Kent çok güzel imar edilmektedir….

Evleri belirli bir düzen ve uyum içinde yapılmaktadır. Öyle ki güneş vurduğunda hepsi prıl prıl parlamaktadır…. Ortadaki ada en güzel inşa edilenidir. İki tane büyük ve görkemli tapınağıyla gerçekten gözalıcıdır.

Tapınaklardan biri Neptün ve Cleito’nun anısına yapılmıştır.

Bu tapınağın çevresine altından bir duvar yapılmıştır. Yalnızca Neptün ün anısına yapılan diğer tapınağın çevresinde ise gümüşten bir duvar bulunmaktadır. Çatısı ise fildişinden, bakırdan, altından ve gümüşten yapılmıştır.

Fakat her güzel şeyin olduğu gibi Atlantis’in bu aydın çağının da bir sonu vardır. Bu nedense garip bir yazgıdır. Atlantis de bu yazgının dışına çıkamadı ne yazık ki…
Halkı sahip olduğu bu zenginliğin ve refahın sonucunda büyük bir yozlaşmaya uğradı. Bu yozlaşmanın sonunda da disiplinlerini kaybettiler ve Atinalılar tarafından yenilmekten kurtulamadılar. 

Ancak felaket bütün bunlarla bitmedi. Tanrılar Atlantislilerin şımarıklığını daha büyük bir felaketle cezalandırmaya karar vermişlerdi ve birgün ne olduysa oldu bir gece içinde okyanus bu dokuz tane çember şeklindeki adayı yuttu. 

Bugün her ne kadar Atlantis’in, Atlantik okyanusunda gömülü olduğuna inanılıyorsa da son zamanlarda bu adanın Ege denizinde Girit Adasının biraz kuzeyinde olabileceği yolunda yeni teoriler ileri sürülmektedir.
Bu ada Milattan Önce 1500 yıllarında volkanik bir patlamayla lavlar tarafından örtülmüş olan ve bugün Santonin adını taşıyan adadır.. 

Eğer Mısırlı rahiplerin öyküleri Solon’a anlatırken tarihte bir yanlışlık yaptıklarını varsayacak olursak sözünü ettikleri krallığın komşu ada Girit gibi tunç Devri devleti olduğunu kabul etmemiz gerekir.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Canlı kardan Adam

Canlı kardan Adam


Her gün duasını yapan peder Bouldrealt  1875 yılı Noel sabahı duasını hızlıca yaparak balığa çıktı. 

Bir an önce işini yapmalıydı yoksa fırtınaya yakalanmak an meselesi olurdu. Çünkü bir süre sonra St. Lawrence körfezinde fırtına patlayacak ve işi çok daha zor olacaktı. Dört gün sonra fırtına dindi bir grup çocuk yapacakları kızak için gereken tahtaları toplamaya sahile indiler. Kısa zamanda da ihtiyaçları olan tahtaları buldular. Kereste yüklü bir gemi batmıştı. Bu gemiden gereken tahtaları alarak yola koyuldular.

En önde yürüyen çocuk birden korkunç bir çığlık attı. Olduğu yerde dondu kaldı. Nefesi kesilmiş korkudan kaskatı olmuştu. Karşılarında kendilerine doğru yürüyen kocaman beyaz bir dev vardı. Bu bir kardan adamdı. Bir sarhoş gibi; bir sağa bir sola yalpalayarak yürüyen devin korkusu yüzünden çocuklar ellerindeki tahtaları atarak kaçışmaya başladılar.
Ertesi sabah güneşin ilk ışınları ile birlikte bir grup balıkçı ağlarını alarak sahile indiler. Bereketli bir avdan sonra eve dönerken karşılarında yine yürüyen bir kardan adam vardı. Herkes korkudan bir tarafa kaçıştı ardından doğru peder Bouldrealt’ın evine vardılar. Gördüklerini anlattılar.

Peder yarın sabah aramaya çıkarız silahlarınızı alın hazırlıklı olun sözüyle ertesi sabah insanlar aradıkları kardan adamı bulmak üzere yola çıktılar bir süre gittikten sonra onu bir kayanın dibinde yatarken buldular. Başta peder Bouldrealt olmak üzere korka korka yanına vardılar. Peder yavaşça elini dokundurdu kardan adam ağır hareketlerle kıpırdadı. Herkes bir tarafa kaçıştı. Fakat onun brişey yapmaya niyeti yoktu. Sadece peder peder diye mırıldandı peder “Tanrım konuşan bir kardan adam bu” diye mırıldandı.

Kardan adamı alıp kasabaya götürdüler. Pederin evine götürdüler evin sıcaklığı ile üzerindeki kar erimeye başlamasıyla ortaya normal bir insan vücudu çıktı. Adam bir süre sonra yarı koma durumundan çıkarak kendine geldi.

Kendine gelince konuşmaya başladı. Adı Auguste Le Boudais idi. Qebec ile Liverpool arasında sefer yapan Calcutta adlı gemide çalışıyormuş. Kereste yüklü olan gemi birkaç gün önce fırtınada batınca kendisi yüzerek zar zor karaya çıkmış. Sadece kendisi kurtulmuş. Çıktığı yerde donarak karlarla örtülmüş vücudu.

Canlı kardan adam daha sonra Grindstone Adası na yerleşerek adanın önde gelen kişilerinden olmuş.




Popüler Yayınlar