16 Temmuz 2015 Perşembe

İlginç olayların anlatıldığı videolar

 
   

10 Temmuz 2015 Cuma

Cevat paşa ve kutsal mayınlar


Çanakkale Savaşları, ciltler dolusu kitaplarda, bolca anlatılmış, ama ben dilimin döndüğü kadar, o savaş içinde yaşanmış ve halkımız arasında dilden dile dolaşan menkıbeleri, imkânsız gerçekleri bir ışık kümesi halinde yansıtmaya çalışacağım.
25 Şubat 1915. Düşman donanmaları üçüncü kez istihkâmlarımıza saldırmış; Seddülbahir, Kumkale, Orhaniye ile Ertuğrul Tabyaları düşmanın ateşi karşısında cehennemi bir hal almıştı. Savaş adeta bir tufanı andırıyordu.
Zırhlılar topları kısa menzilli Seddülbahir ve Kumkale Bataryalarının ateş alanları içine girince, erlerimiz tekbirler getirerek top başına koştular, ama ne yazık ki çok eski bir teknoloji ürünü olan bu alman yapımı toplar dumanın kalkmasını bekleyip düşmanın gözle görülür duruma gelmesini bekleyinceye tek düşman kat kat fazla top mermisini onların üzerine yağdırıyor, askerimizi bunaltıyor ve ateş tufanı içinde bırakıyordu.
İstihkâmlarımızdaki demode toplar, top çemberlerinin bozulması, namlulara, mataforalara, top raylarına isabet eden düşman mermileri ile işleyemez bir hale gelmiş ve bu istihkâmlar elden çıkmıştı.
Müstahkem Mevki topçu Kumandanı Albay Talat, Cevat Paşa’ya; bu acıklı halimizi rapor ederken :"Bataryaları terk ediyoruz komutanım." diyordu.
Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, o gece geç vakit yatağa girdi. Çok yorgun ve huzursuz idi. Hemen dalıverdi. Rüyasında Allah tarafından buyruldu ki :"ey Cevat, sen Müslüman Türk topraklarının kumandanısın. bu topraklar üzerinde yaşayan sizler, benim kelamıma hürmet ve tazim edersiniz. Size müjdeler olsun ki; yakında zafere  müyesser olacaksınız. Deniz üzerine bak. "Dönüp denize baktı denizin üstü, yoğun bir nurla kaplı idi. O nurlu dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş ,(Kef ve Vav) harflerini gördü, hemen uyandı.
Cevat Paşa, bu rüyasını etrafındakilere açıkladı, ama ne çare ki, kimse tabir edemiyordu.
Düşmanın kıyaslanmayacak derecede çok üstün sayıda ve taretler içinde korunmuş çabuk ateşli ve büyük çaplı toplarının acımasız saldırısı karşısında; Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye istihkâm ve bataryaları artık susmuş, moloz ve toprak yığını haline geldiğinden savaş dışı kalmıştı.
Bu düşen istihkâmlarımızın yerine; Tenger, Soğanlıdere ve Baykuş Bataryalarını takviye ettirmek üzere teftişe çıkan Cevat Paşa, dönüşte Kilitbahir'den istimbota binerken; sevgili kızı Bedile Hanım'ı hatırladı.
Bedile Hanım, yedi yıl evvel veremden ölmüş, Cahidi Sultan, Hazretleri ile sonsuz uykularını yanyana uyuyorlardı.
Çabuk adımlarla yukarıya çıktı. Zaman zaman yukarıya çıktı. Zaman zaman Oruç tutup, daima abdestli gezen Cevdet Paşa, Bedile mezar taşının başındaydı. Buğulu gözlerle duasını okurken, belki kaç defa okuduğu kitabe gözüne ilişti.
"Bedile Hanım Sallara_i Mahvu tubâ etti.
Henüz bir Gonca ümid idi onaltı yaşında,
Esvabbade ecel soldurdu emri nabagah etti.
Bedile'me Nur viren ananın nazında
Verem kuydu mu bucağında
Seni makber nâpah etti."
Tam ayağa kalkacağı sırada ,rüyasında aşinası olduğu sesi burada da işitti.,gayp hazinesinin kapısı burada da aralanmış :
"Ey Cevdet depolardaki 26 Mayını denize döşe. Türk’e Türk'ten başka dost yoktur."
Bu hâl karşısında büyük bir heyecan korku ve şaşkınlığa kapıldı, Fakat kendini çabuk toparladı. Dönüp arkasında baktığı zaman ortalıkta kimsecikler yoktu.
Sırlar aleminden bir ifşaat mıydı.?. Kapıdan dışarıya ayak atmıştı ki: karşısına pir yüzlü bir ihtiyar dikildi!..
Eşi ve benzeri olmayan  o nur yüze kim bakabilirdi ki Paşa da  olsun. Gözleri kararıp kendinden geçmek üzereydi ki o pir yüzlü zat ,Paşanın kolundan tuttu, yüzüne baktı.: “bir derdiniz mi var?" dedi.
Paşa gördüğü rüyayı  ve başından geçenleri bir bir anlattı.
Pir yüzlü zat düşünmeye vardı ve sonra  rüyayı şöyle yorumladı:
"Kâfirler hiçbir zaman bu topraklara hâkim olmayacaklardır. Deniz üzerinde ki nur zaferin nişanesidir. Bu nişaneyi hazırlayan (Kef) ve (Vav) harfleridir. Ebced hesabında gördüğün ve tarif ettiğin (Kef) harfi 20,(vav) ise 6 rakamını bildirir. Bu iki sayıyı topladığımız zaman, 26 rakamı ortaya çıkar. Bu 26 mayını hemen denize döşe ki zaferinize sebep olsun" der ve oradan uzaklaşır.
Paşa, aşağıya inerken; Koca şair Hayali ‘den bir mısra hatırlar:
O mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler"
Hele, işin sırrına dudak değdirebilmişti. Fazla durak tutmadı, doğru konağına geldi. O akşam bir bardak şerbet ile iftar etti.

Her yiğit kişi gibi o da olayı hanımına açıkladı.
Hanımı: “Mayın grubu kumandanından  meseleyi öğren, depolarda kaç mayınımız var? " dedi.
Mayın grubu kumandanı  Nazmi Bey, Cevat Paşa 'ya :"Elimizde 26 mayın bulunmaktadır. bu mayınlar da, bir Türk ustası tarafından yapılmıştır. Alman teknisyenleri istemediklerinden dolayı, halen depoda bulunmaktadır. Şimdiki durumda Boğaz'a döşenmiş 377 alman yapısı mayın bulunmaktadır." dedi.
Cevat Paşa bu açıklamadan son derece memnun ve müyesser oldu.
Her gün uçaklarımızın yapmış oldukları keşif uçuşları raporlarını gecenin ilerlemiş  saatinde inceledi. Raporları genelde iç açıcı bulmadı.
6 Mart 1915 günü Cevat Paşa Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'le  Nazmi Bye2i makamına çağırdı. Onlardan 7/8 Mart gecesi depolarda mevcut olan 26 mayının Anadolu Yakasında ki Kumbağı burnu ile Rumeli yakasında Soğanlıdere Karanfil Burnu arasında kalan bölgeye 13 erli iki sıra halinde döşenecek şekilde bir planın yapılmasını istedi.
7/8 Mart 1915 gecesi herşey hazırlanmış, fedakâr askerimiz akşam yemeğini yemiş, Çimenlik Kalesi'nde ki Fatih Camii'nde yatsı namazını toplu halde kılmışlardı.
Nusret Mayın gemisi, tarihi görevi yapmaya hazırdı.
Zifiri karanlık bir havada, gemi, ağır yolla deniz üzerinde yol alırken, Yüzbaşı Hakkı zaman zaman denizin derinliklerini iskandil ettiriyordu. Gemi çizilen rotayı takiple istenilen noktaya gelince; Anadolu yakasından Rumeli yakasına iki sıra halinde halis muhlis 26 Türk mayını tekbir ile denize indirilmiş ve Allah'ın yüce emanetine bırakılmıştı. Daha evvelce, Boğaz’a döşenmiş olan 377 Alman mayınının arasından hiç bir zayiata uğramadan Marmara'ya geçen İngiliz ve Fransız denizaltıları, Yeşilköy sahillerine kadar gelebilmiş ve bu arada, Marmara Deniz’inde, birçok Türk gemisini de batırmıştı.
Biz bu konuda kısa açıklamayı yaptıktan sonra, Boğaz’a döşenmiş mayınların ne dereceye kadar sağlıklı bir silah olduğunu belirtmiş olduk.
Düşmanın 1914 de başlattığı savaş Boğaz'a sanki cehennemi taşıdı. Gemilerin saldırılarının tarihleri birbirini kovalamış, geceler gündüzü, gündüzler akşamlara dönmüş, Ama düşman saldırısından bir türlü vazgeçmemişti.
18 Mart 1915
Gün henüz ağarmamıştı. Boğaz’ın çevresinde bulunan istihkâmlarda sessizlik hüküm sürüyordu. Bu arada Anadolu Hamidiye tabyasından ilahi bir ses duyuldu. Yozgatlı Hafız Salih; başını hafifçe yukarıya kaldırmış, elini yanağına dayamış, bir duyanın  bir daha asla unutamayacağı tatlı bir sesle ezanı saba makamında okuyordu:
"Allahü ekber,Allahü ekber!"
Tabyadakiler daldığı derin sessizlikten uyandı. Yavaş yavaş kapılar açıldı. temiz, sakin, vakur yüzlü erler, ezanı, getirdikleri kelime_i şahadetle tamamlamışlardı.
İşte burada, o okunan ezanla İlahi sesin getirdiği İlham Mehmet Akif'in o temiz ruhu ile hemdem oluyordu.
"Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli,
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli,
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli"
Bugün hava açık, parlak bir ilkbahar, gökyüzü bulutsuz, hatta hatta biraz da sıcak denecek derecede uygun durumda idi.
Denilebilir ki güneş bile bugün, Dünya Tarihi'nde en büyük bir Zafer’i kazanacağını müjdeleyen bir yüzle doğmuştu.
Bu büyük deniz saldırısı günü, sabahın erken saatinde, bir keşif uçağımız düşman donanmasının durumunu anlamak üzere havalanarak Boğaz'dan dışarı çıktı.
Bozcaada dolaylarında bulunan Fransız zırhlılarının pruva hattı üzerinde, İngiliz zırhlılarının peşisıra gelmeye başladıklarını gördü. Uçağımız keşfini güzelce yaptıktan sonra, Çanakkale’ye dönerek düşmanın gelmekte olduğunu haberini komutanlığa bildirdi. Komutanlık bu haberi bütün bataryalara yayarak harbe hazır bulunmalarını emretti.
Bugün savaş vardı. Askerler sevinçteydi, abdest alıyorlar, tövbe istiğfar ediyorlar, helalleşip kucaklaşıyorlardı. Her biri bu savaşın ya gazileri, ya şehitleri olacaklardı.
Saat 10.30 da önde Triumi zırhlısı, ondan sonra da Agamemnon, Lord Nelson, Kuin Elizabeth Enfleksibl, Prens Jorj zırhlıları, bunları takip eden 5 torpido muhribi pruva hattı üzerinde Boğaz'ın içine doğru ilerlemeğe başlamışlardı.
18 Marttan önce, düşman donanması her Boğaz'a girdikçe yaptıkları gibi bu seferde yine, düşmüş olmalarına rağmen Medhal istihkâmlarımıza 5-10 mermi savurdular. Savaş artık başlamıştı.
İlk savaşı açan Triumi oldu. Anadolu obüs bataryalarını ve Dardanos'u ateş altına aldı.Prens Jorj Tenger bataryaları ve Mesudiye 'yi Lord Nelson, Ağamemnon ve Enfleksibi Namazgah ve Rumeli Mecidiyesi 'ni Kuin Elizabeth Anadolu Hamidiyesi ile Çimenlik'i ateşe tuttular.Bu ateşe karşılık hiçbir bataryamız karşı koymamıştı.
Fransız zırhlılarından Şarlman, Sufren, Buve ve Goluva; Anadolu kıyısını kovalayarak İngiliz zırhlılarını takviye ettiler.
Artık savaş gittikçe savaş kızışıyor, harp alanları ateşten bir tufan haline dönüşüyordu.
Bataryalarımız ateşe başlamıştı. Fakat düşman zırhlılarını delik deşik edecek, onları batıracak güçlü mermilerimiz yoktu.
Saat 12.20 e doğru Fransız zırhlısı Buve toplarımızın isabetli atışları sonucu bir yara almıştı. Buve korkunç ateşini kesmiş, kendisini kurtarmak, boğazdan dışarıya kaçmak üzere geri dönüşü yaparken 7 Mart gecesi döşenen kutsal Türk Mayınlarının birine çarptı. Birkaç saniye içinde bütün gövdesi denize yattı ve önce baş taraf, sonra da gövdesi kaybolup gitti.
Bu kargaşa içinde Sufren ve Şarlman zırhlıları da kutsal mayınların içinde perişan idiler. Goluva da kutsal mayına çarpmış, başı aşağıda Tavşan Adası'na kadar gidebildikten sonra kendini karaya oturtmuştu.
Artık birbiri ardınca fevkalade durumlara şahit oluyoruz. Gemiler kelebek gibi daima kutsal mayınlara koşuyor, ardından korkunç akıbetlerine uğruyorlardı. Kutsal mayınlar görevlerini Allah'ın hikmeti ile gerçekleştiriyorlardı.
Fransız gemilerinin perişan hali, 18 Mart zaferinin bir başlangıcı ve harp tarihimizin bir dönüm noktası oldu.


Saat 14.00 Fransız gemilerinin yerine İngiliz gemileri geçti ve aynı saate Dardanos bataryası tam bir isabetle savaş dışı kaldı.
Saat 15.00 de İrrezisibtl zırhlısı isabet aldı, müteakiben Enfleksibl kruvazörü kutsal bir mayın çarparak ağır yaralı bir halde harp alanından çekildi.
Daha sonra, İrrezisibtl kutsal mayınla kucaklaştı. Oşin zırhlısı bu gemiyi kurtarayım derken; mayına çarptı... Bu arada iki torpido muhribi de kutsal mayınlarının hışmına uğramıştı.
Gün batarken  İrrezisbitl, Akyarlar hizasında, Oşin de Trova önlerinde Boğaz önlerinde Boğaz sularına gömülüp gittiler.
Boğaz'ın iki yanı tam bir cehennem olmuştu. Topların  bitmez tükenmez gürlemeleri içinde, tabyalara düşen mermiler, ince bir toz tabakasını havaya kaldırıyor, rüzgârın tesiriyle Boğaz'a çökmüş bir bulut gibi uzayıp gidiyordu.
Vakit ikindiye dönerken, düşman gemilerinin hücum gücü kırılmış; batanlar batmış, sağ kalanlar geriye çekiliyordu.
Savaş sonrası, hiç bir batarya kumandanı, 4-5 adet mayın tarama gemisi dışında "Şu gemiyi ben batırdım." diyememiş ve daima kutsal mayınlardan söz açılmıştı.
Savaşı idare eden, Cevat Paşa'nın keramet ehli gibi, deniz’ de 377 mayın dururken, bir avuççuk 26 mayını genel taarruzdan evvel Boğaz'ın sularına döşemesi, büyük bir keramet değil midir?
Her oluşun bir sebebi bulunduğu gerçektir. Yeryüzünde sebepsiz hiç bir oluş yoktur. Dünya ne kadar maddi yöne kayarsa kaysın, biz yine de manevi bir atmosferin varlığına muhtacız. Doğrusu da bu değil midir?
Cevat Paşa'nın velayetteki yüceliği, kerametteki kemalini anlamak ve ondan hükümler çıkarmak bilgin kişilerin karıdır. Bize, burada fazla kelamdan ziyade, susmak düşer.
Kim ne derse desin, bu savaşı, nasıl anlatırsa anlatsınlar, öyle desinler; böyle desinler. Halkın ağzına kilit vuramazlar ya!...
İşte bir mühür gibi Çanakkale'nin bağrına damgalanmış olan ve halkın muhayyilesinde böyle yer eden Cevat Paşa, Çanakkalelilerin gönlünde taht kurmuş, onun unutulmazlar arasında kalmasını sağlamak ve yeni nesillere adını öğretmek için, bir mahalleye adı verilmiştir.
"Allah vatanı ve dini uğruna himmet gösterenleri armağansız bırakmaz!"
Bu anlatılanlar günümüzde herhalde Irak'ta koca ülkeyi 20 günde ABD kuvvetlerine teslim edenlere birşeyler anlatır!...
ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE MENKIBELER Mehmet İhsan Gençcan 1994


1 Temmuz 2015 Çarşamba

Mezarlıkta iyileşen hastalar

Mezarlıkta iyileşen hastalar

Karaca Ahmet denince aklımıza hemen İstanbul’daki Karaca Ahmet Mezarlığı gelir ama burada anlatılan İstanbul değil Afyon’a 50 km uzaklıkta bir köy. Geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan bu köyün yaklaşık 2000 nüfusu var.

Köyün en büyük özelliği şifa dağıtıyor olması. Yurdun değişik yörelerinden birçok insan şifa bulmak için bu köye geliyor.

Köye tedavi için gelenler genellikle akıl hastaları. Böyle biri köye geldiğinde önce köyün ermiş kişisine getirilir. Ermiş kişi hastayı inceler ve tedavi olup olamayacağını anında söyler.

Hastanın iyileşmesi mezarlıkta geçireceği geceye bağlı. Olay şöyle oluyor:

Hasta mezarlığa getiriliyor. Oradaki özel bir sandığa yâda tabuta koyuluyor. Ayakları bir tahtaya geçirilip zincire bağlanıyor. Sonrada karaca Ahmet’le birlikte bulunan 29 sanduka ile baş başa bir gece bırakılıyor.

Bazı hastalar iki gece de kalıyor. Her şey onların iyileşme sürecine bağlı.

Karaca Ahmet Efsanesi

Bu köyde yatmakta olan Karaca Ahmet’in İstanbul’daki Karaca Ahmet olduğu söylenmektedir. Karaca Ahmet sultan Osmanoğullarından gelen ermiş kişi. Köylüler efsaneyi şöyle anlatır:
Sultan Karaca Ahmet bir gün bir mucize ortaya koyar. Söğüt ağacından elma devşiriyor. Onu gören askerler olayı beye anlatıyor ayrıca da getirdikleri elmayı da beye veriyorlar. Karaca Ahmet ile Bey arasında anlaşmazlık çıkıyor.
Bunun üzerine Sultan Karaca Ahmet Bey’e “Başın sarık ayağın çarık görmesin” deyip çevredeki Kağnıcı dene yere göç ediyor.

Aradan zaman geçer beyin güzel kızı ağır hastalanır tedavisi yoktur fakat bir sabah kalktıklarında kız iyileşmiştir. Bey’e gece nur yüzlü bir ihtiyarın gelerek kendisini iyileştirdiğini söyler. Bey her tarafa haber salar herkesin sarayın önünde toplanmasını ister. Kız nur yüzlü ihtiyarı tanıyınca Bey:
-“Dile benden ne dilersen”
Nur yüzlü ihtiyar oturduğu yerin bir vakıf olmasını ve vergi alınmamasını ister.

Bu nur yüzlü ihtiyar beyin daha önce tartıştığı Sultan Karaca Ahmet’tir. Beyin emriyle köy vakıf yapılıyor ve adı da Karaca Ahmet oluyor.

Karaca Ahmet köyü yaklaşık 600 yıldır şifa dağıtmaya devam ediyor. Gelenlerden para almıyorlar. Şifa için gelenler kurban kesmek mezarlığa onarım parası bırakmak gibi köyün ortak çıkarlarına hizmet ediyorlar.

Tedavisini tamamlayan hasta köyden giderken bir desti de su götürüyor. Bu su yine yatır içindeki kuyudan alınıyor. Ayrıca suyun içine köy yakınındaki tarlalardan bir taş atılıyor. Taş bu suda eriyor. Hasta bir süre hergün bu sudan bir bardak içiyor.

Köy yaşlıları taşların yıllardır tükenmediğini yani alınana taşın yerine yenisinin geldiğini söylüyorlar.



Popüler Yayınlar